Kısa adı ‘ECRI’ olan Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu 1990'lı yılların başlarında, Türkiye'nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi bünyesinde, Avrupa genelindeki ırkçılık, ayrımcılık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlükle mücadele amacıyla oluşturulan bir denetim mekanizması. Avrupa Konseyi'ne bağlı olduğu için devletlerarası bir karaktere ve alanında Avrupa'nın referans organı olma özelliğine sahip. ECRI raporları Avrupa devletleri tarafından atanmış uzmanlar tarafından hazırlanıyor.

ECRI tüm Avrupa ülkeleri hakkında periyodik denetim raporları hazırlıyor. Bu raporların sonunda ırkçılık, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığıyla mücadele alanlarında üye devletlere tavsiyelerde bulunuluyor. ECRI uluslararası bir sözleşme temelinde işlediğinden, Avrupa devletlerinin ECRI'nin tavsiyelerine yanıt verme ve tavsiyeler temelinde ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılık sorunlarına çözüm üretme yükümlülükleri bulunuyor.

ECRI icra müdürü Stefanos Stavros Türkiye raporunu ntvmsnbc’ye değerlendirdi.

Kayhan Karaca: ECRI dördüncü Türkiye raporunu yayımlıyor. Yeni raporunuzdaki temel gözlem ve bulgular neler?

Stavros: Belittiğiniz gibi ECRI dördüncü kez Türkiye’deki durumu mercek altına alıyor. Öncelikle, Türkiye’de son zamanlarda bazı ilerlemeler, olumlu gelişmeler olmasından memnunuz. Örneğin Türkiye bizim alanımızla ilgili bazı anlaşmaları onayladı. Bu da uluslararası denetimin Türkiye’de değişim için her zaman itici güç olduğunun göstergesi. Ayrımcılığın artık Türk yasalarında cezai suç olmasından ve yargıç ve savcılara ırkçılık konusunu nasıl ele alacakları hakkında eğitim verilmesinden de mutluyuz. Kürtçe kullanımına getirilen engeller kaldırıldı. Romanlar ve Alevilerle diyalog mevcut. Lozan azınlıklarına ait vakıfların, yani Rum, Ermeni ve Yahudi vakıflarının mülkiyet hakları konusunda ilerleme kaydedildi. Tüm bunlar olumlu şeyler.

Kayhan Karaca: Ama...

Stavros: Ama, daha ilerleme kaydedilmesi gereken birçok alan var. Örneğin, son olarak dini ve etnik temele dayalı bir cinayet dalgasına tanık olduk ki bunlar ECRI açısından endişe verici bir durum oluşturmakta. Polisin hâlâ etnik azınlıklara iyi davranmadığını görüyoruz. Ceza kanunu gerektiği gibi uygulanmıyor. Ceza kanununda etnik kine karşı hükümler olmakla birlikte, bu hükümler barışçıl biçimde bir azınlık kimliğini ifade eden insanları cezalandırmak için kullanılıyor. Romanlar ve Güneydoğu’daki Kürtler, çoğunluğa oranla daha az sosyal hakka sahipler, mesela sağlık ve konut alanında. Resmen tanınan azınlıkların kurumları konusunda da sorunlar var. Örneğin Rum ve Ermeni okullarının sayısı giderek azalıyor.

Kayhan Karaca: Raporunuzda siyasi söylemde ırkçılıktan söz ediyorsunuz. Bu konudaki gözlem ve bulgularınız neler?

Stavros: Türkiye’de ırkçılık dediğimizde ırkçılığın geniş bir tanımlamasını yapıyoruz. Aynı zamanda etnik köken, vatandaşlık, din ve dil temelinde ayrımcılıktan söz ediyoruz. Bir ülkede yabancıların, sığınmacıların ve genel olarak hoşgörüsüzlüğün durumuna bakıyoruz. Türkiye’deki duruma baktığımzda, Türk toplumunda daima “biz” ve “onlar” arasında bir fark hissedildiğini görüyoruz. Çoğunluk ile azınlıklar arasında böyle bir fark mevcut. Bu elbette siyasi söyleme de yansıyor. Türkiye’de azınlıklar çoğu zaman bir güvenlik tehdidi olarak algılanıyorlar. Bu, siyasilerin sorunları dile getirişlerine de yansımakta. Örneğin hükümet ne zaman önem arz eden milli konularda açılım yapmayı denese, muhalefet partilerinin milliyetçi temelde saldırılarına maruz kaldığını görüyoruz.

Kayhan Karaca: Raporda antisemitizmden de söz ediliyor. Özellikle İsrail’in Gazze operasyonlarının ardından. Bunu açabilir misiniz?

Stavros: Türkiye geleneksel olarak çok kültürlü bir toplum. Dolayısıyla tarih boyu Yahudi azınlıkla yan yana yaşamış bir Türk çoğunluk söz konusu. Bununla birlikte, son zamanlarda, tüm Avrupa Konseyi ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de ithal antisemitizme tanık oluyoruz. Yani, Ortadoğu’da meydana gelen olaylar Türkiye’deki Tük çoğunluk ile Yahudi azınlık arasındaki ilişkilere de yansıyor. Örneğin Gazze olaylarının tam ortasında bazı mağazalara Ermeni, Yahudi ve köpeklerin giremeyeceğini belirten panolar asıldı.

Kayhan Karaca: Irkçı şiddet konusunu gündeme taşıyorsunuz. Bu alandaki bulgularınız neler?

Stavros: Daha önce de belirttiğim gibi etnik veya dini temele dayalı cinayetler işleniyor.

Kayhan Karaca: Hangileri mesela, örnek verebilir misiniz?

Stavros: Ermeni gazeteci Hrant Dink...

Kayhan Karaca: Hrant Dink cinayetini ırkçı şiddet olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Stavros: Dink’in öldürülmesi etnik temele dayalı bir cinayetti. Bir şeyler hazırlandığına dair polise verilmiş bilgi vardı. Hatta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu cinayetin önlenmesi amacıyla yeterince çaba göstermediği için Türk hükümetini eleştirdi. Bir de Trabzon’da öldürülen Katolik rahip var. ECRI olarak bu olayı sadece not etmekle kalmadık, aynı zamanda Türk makamlarının olay sonrasını nasıl takip ettiklerine baktık, yeterli soruşturma yapıldığı ve cinayeti işleyen katilin cezalandırıldığını da kaydettik. Bununla beraber azınlıklara ait mezarlıkların yağmalandığını ve azınlık gazetelerine mensup gazetecilerin saldırıya uğradığını görüyoruz. Tüm bunlar elbette kaygı verici.

Kayhan Karaca: Raporun önemli bir bölümü de ayrımcılık konusuna ayrılmış. Bu alanda Müslüman olmayan azınlıklar, Aleviler, Romanlar, Kürtler, yerlerinden edilmiş kişiler, mülteciler ve sığınmacıları gündeme getiriyorsunuz. Bu alanlarda temel sorun nerede?

Stavros: Etnik, dinsel ve dilsel temele dayalı ayrımcılıktan söz ediyorsunuz. Türkiye’deki en büyük sorunlardan biri, resmen tanınan azınlıklar ile tanınmayan azınlıklar arasındaki ayrım. İşin özünde bu sorunun yattığı düşüncesindeyim. Azınlıkları tanıdığınızda onlara kimi haklar verirsiniz. Ancak benzer durumda olan başkaları da var, fakat onlar aynı haklardan faydalanamıyorlar çünkü kendilerine hiçbir hak verilmemiş. Daha doğrusu benzer haklara sahip değiller.

Kayhan Karaca: Türk hükümeti azınlık terimi konusunda evrensel kabul görmüş bir tanımlama bulunmadığını söylüyor. Size göre örneğin Aleviler, Kürtler veya Romanlar bir azınlık mı?

Stavros: ECRI için bir kişinin ulusal yasalarda azınlık olarak tanımlanması o kadar da önemli değil. Bizi ilgilendiren o kişinin adil uygulama görüp görmediği, bu insanların etnik, dinsel ve dilsel temelde ayrımcılığa maruz kalıp kalmadığıdır. Dolayısıyla sayısı çoğunluğunkinden az olan ve etnik, dinsel ve dilsel temelde değişik olan bir grup gördüğümüzde azınlık grubu olarak değerlendiriyoruz. Bir grup ulusal yasalarda azınlık olarak tanınıyor mu tanınmıyor mu konusuna o kadar da bakmıyoruz.



Kayhan Karaca: Raporda okullarda ant içme töreni de parmakla gösteriliyor. "Ne Mutlu Türküm Diyene" andı size göre ayrımcılık mı?

Stavros: Bu andı raporda ayrımcılık olarak tanımlamadık. Çok sayıda azınlığın bu anda karşı olduğunu söylüyoruz. Neden olduğunu da açıklıyoruz. Konu aynı zamanda Türk olmayla alakalı. Elbette Türk vatandaşı olmak şeklinde anlaşılabilir. Ancak bir de Ceza Kanunu’ndaki Türklük kavramı var. Etnik temele dayalı bir Türklük kavramı mevcut. Bu nedenle bazı azınlık mensuplarının, çocuklarının etnik Türk olmaktan mutlu olduklarını söylemelerine gösterdikleri tepkiyi anlayabiliyoruz.

Kayhan Karaca: Değişmeli mi bu uygulama?

Stavros: Raporda bu konudaki tavsiye, bu çıkmazdan nasıl kurtulabileceğimizi görmek için resmi makamlar ile azınlık velileri arasında diyalog kurulması gerektiği yönünde.

Kayhan Karaca: Kürtçe eğitim konusuna gelecek olursak, anadilde, yani Kürtçe eğitim olmamasını da ayrımcılık olarak ele alıyorsunuz…

Stavros: Evet, elbette. Rapor da bunu söylüyor. Örneğin Rum azınlığı ele alalım. Okulda Rumca öğrenme hakkına sahip. Bu kendisine uluslararası bir sözleşmeyle tanınmış bir hak. Kürt çocuklarının ise okulda Kürtçe öğrenme hakları yok. Bu alanda atılan adımlar oldu. Kürtçe dersleri konusunda teoride ilerleme kaydedildi ama pratiğe yansımadı.

Kayhan Karaca: Kürtçenin kamusal alanda kullanımı konusunda sorun olduğunu da söylüyorsunuz raporda.

Stavros: Bu alanda da bazı kısıtlamaların kaldırıldığını anacak daha yapılması gerekenler olduğunu düşünüyorum.

Kayhan Karaca: Raporda, son zamanlarda Türkiye-Avrupa diyaloğunda önemli bir konu haline gelen mülteciler ve sığınmacılar konularına da yer veriliyor. Türkiye’de bu alanda kapsamlı yasal düzenleme olmamasını eleştiriyorsunuz. Türkiye’nin bu konudaki eksiği nedir? Ya da ne yapılmalı size göre?

Stavros: Bildiğiniz gibi Türkiye Avrupa dışından gelen mültecileri tanımıyor. Tabii bunun yakın gelecekte değişmesini beklemiyoruz. Konu AB ile yürütülen katılım müzakerelerine bağlanmış durumda, farkındayız. Fakat Türkiye topraklarında çok sayıda sığınmacı ve mülteci var. Durumlarının da belirsiz olduğunu görüyoruz. Yeterince hakka sahip değiller. Türk hükümetinden tutumunu yumuşatmasını ve bu insanlara daha fazla hak vermesini rica ettik. Türk hükümetinden önümüzdeki iki yıl içinde yapmasını istediğimiz şeylerden biri de bu insanların Türkiye’de yaşamak için para ödemek zorunda kalmalarını engellemesidir. Bu nedenle sığınmacılara yönelik ikamet harcını gündeme taşıdık. Sığınmacılar konusunda yasal düzenleme yapılacağı haberini aldık. Bu çabayı destekliyor ve sonuçlarını ivedi biçimde bekliyoruz.

Kayhan Karaca: Raporun sonunda Türk hükümetine, "yapılması tavsiye edilenler" jargonuyla bir çeşit ev ödevi de veriyorsunuz. Nedir bu tavsiyeler?

Stavros: Rapor aslında tavsiyelerle dolu. Türkiye hepsini gerçekleştirirse tamamen bambaşka bir ülke olacaktır şüphesiz. Ancak biz Türkiye’den, bazı tavsiyelerimize önümüzdeki 2 yılda yanıt vermesini rica ediyoruz. Bunlaran bazıları tüm toplumu kapsıyor. Örnek vermek gerekirse, ırkçı karakterli suç işleyenlerin gerektiği gibi cezalandırılmasını istiyoruz. Birine yumruk veya tokat atıyorsunuz. Türk kanunlarına göre 1 yıl hapis cezası alıyorsunuz. Eğer o kişiyi siyah olduğu için tokatladıysanız cezanızın, artması, diyelim 1,5 yıl olması lazım. Bir de sınırlı sayıda ve savunmasız bir gruba mensup olanları kapsayan tavsiyelerimiz var. Burada da, sığınmacı adaylarından Türkiye’de yaşamak için ikamet harcı alınması uygulamasına son verilmesini tavsiye ediyoruz.