Bir bakıma müthiş bir renklilik. Yalnız parti bayraklarının, kalabalıkların meydan nutuklarının, lider konuşmalarının, kaset hikâyelerinin neredeyse eğlenceli sayılabilecek renkliliği.

Bir bakıma da hüzün verici bir donukluk. Konuşmaların boşluğundan, vaatlerin aldatıcılığından, programların kofluğundan, karşılıklı suçlamaların zavallılığından oluşan bir toplumsal tablonun donukluğu.

Söz konusu ülkenin kritik bir coğrafyada büyük ve önemli bir ülke olduğunu, söz konusu toplumun geçmişinde zengin bir tarihin, önemli bir devrimin yattığını; yetmiş milyonluk nüfusunun içinde çok değerli, dürüst, çalışkan, parlak zekâlı, iyi yetişmiş bir yığın insanın da bulunduğunu düşününce, dıştan bakanlar için bile hüzün verici bir tablo.

Ama içten bakınca da kahredici.

Türkiye bu mu olmalıydı?

Olsa olsa, “çivisi çıkmıştır” diyebilirsiniz.

O zaman, çiviyi kimin çıkardığını, nereye koyduğunu, nasıl sakladığını bulmaya çalışmak çok vakit alabilir. Belki, çivinin ne olduğunu ve niçin kolayca çıkarılabildiğini düşünmek daha yararlıdır.

Çivi, aile terbiyesi miydi? Okul eğitimi mi? Din mi? Cumhuriyetin devrimleri mi? Atatürk’ün Nutuk’u mu? İmamların vaazları mı?

Aslında hepsi vardı da ne oldu? Acaba çelişip çatışarak birbirini mi yediler?

Yoksa, hiçbiri zaten sahici çivi değildi de birileri çıkarmadan kendiliğinden mi çıkıverdi?

Kendiniz çıkarıp cebinize atmış olabilir misiniz?

Böyle sora sora delirmek işten değildir.

Belki, “En doğrusu kafayı bu sorulara takmamaktır” diye uzak bir deniz kıyısında tatile gidebilirsiniz.

Ama yaşadıkça ve birazcık tarih okuyunca öğrenir ve anlarsınız ki bireylerin yaşamı gibi toplumların yaşamı da çoğu zaman dış etkenlere nasıl karşılık verildiğine bağlıdır. Dış etkenleri değiştirmek elinizde olmasa da kendinizi geliştirmek ya da kendinizi geliştirmenize engel olanları değiştirmek hiç değilse bir ölçüde ve derece derece sizin elinizdedir. Siz siz olun ve yaşam denkleminin sizden yana olan tarafına yoğunlaşın, karşı tarafını talihle tarihe bırakın, en iyisi.