Bu yıl ikincisi düzenlenen ‘Hrant Dink Atölye Çalışması’nın konusu Anadolu ve komşu bölgelerinde toplumsal cinsiyet, etnisite ve ulus devletti. Sabancı Üniversitesi, Uluslararası Hrant Dink Vakfı ve Anadolu Kültür’ün işbirliği ile düzenlenen atölyeye, Türkiye ve Ermenistan’dan çok sayıda aydın katıldı.

Katılımcılar, iki toplum arasında yaşanan sorunları, politik ya da tarihsel perspektifin ötesine geçerek, insan yaşantıları üzerinden ele aldılar. Düzenlenen toplantılarda söz alan farklı düşüncedeki katılımcıların ortak vurgusu, insani yaşanmışlıklar üzerinden konuşmanın ve anlaşmanın diyolog kanallarını daha rahat açacağı oldu.

Katılımcılar arasında yıllar sonra ilk kez Türkiye’ye gelen Ermeniler de vardı. Atölyenin düzenleyicileri ve katılımcılar ntvmsnbc’ye konuştu.

Ayşe Gül Altınay (Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi):
GEÇMİŞE İNSAN GİBİ BAKABİLMEK
Hrant Dink’in ardından, sınırlarla bölünmüş toplumlardan insanları bir araya getirmeye, sınırların ötesinde insanlararası bağların, ilişkilerin ortaya çıkmasına, yaşananları anlamlandırmaya ve akademik diyaloğun gelişmesine katkı verecek bir buluşma, bu atölye çalışmasının temel amacını oluşturuyor. Bu yıl atölyelerin ikincisini gerçekleştiriyoruz.

Geçen sene, 20’nci yüzyıla damgası vuran olgulardan biri olan ‘göç’ konusunu işlemiştik. Bu sene ise çalışma konusunu ‘Anadolu ve komşu bölgelerde toplumsal cinsiyet, etnisite ve ulus-devlet’ olarak belirledik. Ulus devletlerin hakim olduğu geçtiğimiz yüzyıl boyunca etnisite, kültür ve toplumsal cinsiyet alanlarında çeşitli ayrıştırmalar yaşandı. Son dönemdeki küresel ve yerel değişimlein ışığında bu ayrıştırmalar devam ediyor mu, değişiyor mu, bunu konuşuyoruz. Temel konumuz da etnisite ve toplumsal cinsiyetin, 20’nci yüzyıl boyunca ve bugün Anadolu ve komşu bölgelerini nasıl şekillendirdiğine odaklanıyor.

KATILIM ÇOK YOĞUNDU
Bu seneki çalışma konumuzu belirledikten sonra atölyeye katılım için beklediğimizin çok üzerinde bir ilgi ile karşılaştık. Yoğun katılımla birlikte atölye çalışması, 14 farklı ülkeden akademisyenin ve sanatçının sunum yapacağı, Türkiye'den 10 farklı üniversiteden tartışmacı ve moderatörlerin olduğu ve dinleyicilerle birlikte en az 150 kişinin bir araya geldiği bir konferansa dönüştü. Ayrıca akademisyenlerin dışında, edebiyatçılardan, aktivistlerden ve kadın gruplarından geniş bir yelpazeden insanlar da etkinliğe katıldı.

Konferansı duyurmaya başladığımızdan beri 200’den fazla kayıt aldık. Dört kişi özel olarak bu konferans için Almanya, İngiltere ve Estonya'dan kendi masraflarını karşılayarak geldi. Yoğun talep karşısında, çalışmanın yapıldığı yerin fiziksel kapasitesi nedeniyle katılımı sınırlı tutmak zorunda kaldık ve sadece Cumartesi günkü programı herkese açık yapabildik.



Yapılan konuşma ve tartışmalarda, 1915 olaylarının yarattığı acılar, politik ya da tarihsel olarak geniş boyutlu olarak alınmaktan ziyade eksikliğini duyduğumuz insani çerçeveden ele alındı. Örneğin yazdığı ‘Anneannem’ adlı anlatı ile bu konuda önemli bir örneğe imza atan Fethiye Çetin, konuşmacılar arasındaydı. Toplantılarda genel olarak, insan olarak, herkesi acıları duymaya davet ediyoruz. Bu topraklarda Türk, Ermeni, Kürt, Rum herkesin acıları var. Hiçbirini ötekileştirmeden, bütün acıları aynı biçimde önem vererek anlamaya davet ediyoruz.

DİNK’İN MİRASI YOL GÖSTERİYOR
Hrant Dink’in mirası bu konuda bize çerçeve sunuyor. Birbirimizi anlayabilmemiz için konuşabilmemiz ve tartışabilmemiz gerekiyor. Yaşadığımız şehir, aile, tarih bizi nasıl şekillendiriyor, susmak neleri değiştiriyor, bunları konuşmamız gerekiyor. Burada yapılan konuşmaların umut verici olduğunu düşünüyorum. Ermeni katılımcılar arasında buraya ilk defa gelenler vardı, onları da dinleme şansını yakaladık. Düşmanlıkların ötesine, dinleyerek geçeceğiz.

Doç. Dr. Ruben Melkonyan (Erivan Devlet Üniversitesi):
ERMENİSTAN’DA 70’TEN BERİ TÜRKOLOJİ BÖLÜMÜ VAR

Ben Ermenistan’da modern Türk Edebiyatı üzerine doktora yapan ilk ve tek kişiyim. Erivan Devlet Üniversitesi’nde 1970’li yıllardan beri Türkoloji Bölümü var ancak Ermenistan’da çağdaş Türk Edebiyatı üzerine yapılmış çok çalışma yok. Ben de doktora tezimi bu konu üzerine yaptım ve şu anda bu konuda bir ders kitabı hazırlıyorum.

TABULAR YIKILIYOR
Doktora konum Türk Edebiyatı’nda köy olgusu üzerindeydi ve özellikle de Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal gibi solcu yazarların yapıtlarını inceledim. 1915’te yaşananlar, bu gibi yazarların eserlerinde bile fazla yer almıyor ya da dolaylı olarak atıfta bulunuluyor. Ancak son dönemde bu konuda yeni kitaplar yayınlanmaya başladı. Özellikle de İslamlaştırılmış Ermeni kadınların hayatları üzerine kurulu anı ya da belgesel içerikli kitaplar yayınlanıyor. Daha önce tabu olarak anlaşılmış, çok araştırılmamış konularda yeni yollar açıyor. Bu tür eserler acıları çok daha insani boyutta görebilmemize olanak sağlıyor. Bizim yaşananları anlayabilmemiz için terimlere ihtiyacımız yok. Bu tür insan hikayeleriyle olanları anlayabiliriz, hepimiz sonunda insanız. Bu tür eserleri çok önemsiyorum.


YUNANİSTANLA DA SORUNLAR VAR AMA SINIR AÇIK
Yaşananlar gelecek kuşaklara da akatarılacaktır, aramızda politik olarak bazı sorunlar va ama bu konuşmak için bir engel teşkil etmemeli. Örneğin Türkiye’nin Yunanistan’la da uzun süredir sorunları var ve bunlardan bazıları devam ediyor ama Türk-Yunan sınırı kapalı değil ve iki ülke arasında diplomatik ilişkiler var. Fakat Türkiye-Ermenistan sınırı kapalı; dedemin doğduğu topraklara gidemiyoruz.

Yaşananalar ne olursa olsun konuşmamız ve gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor. Anlaşmak ve yüzleşmek için diyaloğa ihtiyacımız var.

Prof. Dr. Arlene Voski Avakian (Massachusetts Üniversitesi):
ÇOK ŞAŞIRDIM, YILLAR SONRA BURADAYIM

ABD’deki Massachusetts Üniversitesi’nde kadın çalışmaları konusunda uzmanlığım var. Uzun yıllardır da 1915 olayları ile ilgili çalışıyorum. Ayrıca kendi annemin hayat hikayesi merkezinde bu konuyu işleyen bir kitap yazdım. Yaşananalarla ilgili olarak düşüncelerim öteden beri bilindiği için, Türkiye’den bir davet alacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Daveti ilk gördüğümde inanamadım, dört kez okudum, çeşitli konuşmalardan sonra bunun doğru olduğuna ikna oldum ve 70 sene sonra ilk kez Türkiye’ye geldim.

KOKULAR, TATLAR, YÜZLER AYNI
Buraya geleceğimi duyan arkadaşlarım ilk başta endişelendiler ve şaka yollu yanıma bir koruma almamı tavsiye ettiler. Ama buraya geldim. Burada her şey gerçeküstü gibiydi. Sokaktaki kokular, tatlar ve yüzler çok tanıdık. Zaman zaman sokakta yürüyenlerin Ermeni olduğunu düşünüyorum, birbirimize çok benziyoruz.

DİASPORA MİLLİYETÇİ VE CİNSİYETÇİ
Ermeni Diasporası, 1915 olaylarına çok odaklanmış durumda. Ve Diaspora’nın bakışı milliyetçi, muhafazakar ve cinsiyetçi. Bense ilerlemeci biriyim, bu benim için zor bir durum.

BURADAKİLER IRKÇIĞA KARŞI ÇIKAN BEYAZLAR GİBİ
Burada, bu atölyeyi düzenleyen Türkler’in tutkusunu hissediyorum. Buradakileri, ABD’de ırkçılığa karşı mücadele eden beyazlara benzetiyorum. Çok özel bir yerdeyim. Burada yaşadıklarımın kişiliğimde neler değiştireceğini tam olarak anlayabilmem için, üzerinden çok zaman geçmesi gerekecek.

Osman Kavala (Anadolu Kültürü Yönetim Kurulu Başkanı):
ALINACAK ÇOK YOL VAR
Yoğunluklu olarak atölye çalışmasında 1915 olayları gündeme gelse de, konferans sadece bu konu üzerine kurulu değil. Ben, Diyarbakır ve Kars’ta kültürel çalışmalar yapıyorum ve bu konuda da bir sunum yaptım.

Son dönemde Anadolu’daki farklı kültürel yapılarla ilgili belirli iyileştirmeler, açılımlar var ama alınacak daha çok mesafe var. Siyasi, hukuki ve kurumsal değişiklikler yapılması gerekiyor. Bu tür tartışmaların sürece katkısı olacağını düşünüyorum. Sivil toplum örgütleri ve üniversitelerin yapacağı katkılar önemli olacaktır. Ancak bir noktada iş politik iradeye dayanıyor. Siyasi partilerin ortak bir noktada karar alması gerekiyor.

YÜZLEŞME ZORUNLULUĞUNU FARK ETTİLER
Batılı ülkelerde de benzer süreçler yaşandı ve başlangıçta bizdekine benzer durumlar ve bakış açıları oralarda da vardı. Ancak zaman içinde o toplumlar yüzleşmenin zorunluluğunun farkına vardı ve bu bir norm olarak yerleşti.