Necmettin Erbakan’ın kurduğu ve yaşamının son gününe dek liderliğini üstlendiği Milli Görüş hareketi, basit bir dini muhafazakârlık hareketi değildi. Tek özelliği Türkiye’nin ilk 50 yılında yapılan reformlara, toplumsal değişimlere karşı çıkmak olan ve her şeyin eskisi gibi olmasını savunan reaksiyoner (gerici) bir akım, hiç değildi. Elbette ki belli bir kitleselliğe ulaştıktan sonra has dinsel gericileri içermemesi mümkün değildi, bunları içerdi ve bu insanların bazıları milletvekili bile oldu. Ama daha fazlasıydı Milli Görüş, bu yüzden 1970’de de vardı, 2010’da da.

Milli Görüş’ü, Türkiye’de 1923 sonrası yapılan şeylerin büyük bir kısmını geriye sarmayı amaçlayan, geriye gidiş özlemcisi bir hareket olarak görenler, aslında bu harekete içkin olan toplumsal talepleri hiçbir zaman okuyamadılar. Hangi sınıfların neden desteklediğini kavrayamadılar.

Milli Görüş “bir tür” modernleşme projesiydi. Erbakan’ın 1970’lerdeki ağır sanayi atılımı vizyonu, 1990’lardaki İslam ülkeleri arasında merkezinde Türkiye’nin yer aldığı bir ortak pazar kurma hedefi; bunlar hep Türkiye’de kapitalizmin 1947’den beri izlediği gelişim rotasını revize etmeyi, ona farklı bir mecra açmayı amaçlayan alternatif kalkınma planlarıydı.

Evet kesinlikle dinsel muhafazakar bir projeydi, bireysel özgürlükler açısından, kadın hakları ve kadınların toplumdaki yeri açısından yer yer gerici değerleri savunuyordu. Ama ne Erbakan’ın, ne yol arkadaşlarının, ne de hareketin dayandığı toplum kesimlerinin derdi sabah akşam dua edip namaz kılmaktı. Kalkınan, refah düzeyi artan, bunlara bağlı olarak da dünya siyasetindeki ağırlığı ve bağımsızlığı artan bir Türkiye projeleri vardı.

İdeolojileri, siyasetleri, mikro-siyasetleri iyiydi kötüydü, tartışılır. Neticede bir noktada tıkandılar, eridiler. Ancak 1990’larda epey yaygın olan, Refah Partisi’nin başa gelip bütün kadınları tesettüre sokacağı, içkiyi yasaklayacağı korkusundan ibaret algı, yanlışlık raddesinde indirgemeciydi (bu algı paranoyadan ibaretti gibi bir savım da yok, yanlış anlaşılmasın).

60’LARIN İKİNCİ YARISINDAKİ AYRIŞMA
1965’te Süleyman Demirel’in Adalet Partisi (AP) oyların yarısından fazlasını alarak iktidara geldi. Sağda birkaç küçük parti daha vardı ama bunlar yok olmama mücadelesi verebiliyordu ancak. AP, yapısı itibariyle bir koalisyondu. Sağ siyasetin her rengini, küçük burjuvasından büyük burjuvasına kadar memleketteki sermaye sahiplerinin tüm kesimlerinin çıkarlarını temsil ediyordu. Geniş köylü kitlelerinden oy alıyordu.

Demirel ile İTÜ’den sınıf arkadaşı Erbakan, 60’ların sonuna kadar siyaseten de yol arkadaşıydılar. Can Dündar’ın dün NTV’de yayınlanan 1998 tarihli belgeselinde de anlatıldığı gibi, AP’nin kuruluş aşamasında bu iki mühendis beraberce çalışmışlardı. Ancak 60’lı yıllarında sonuna doğru Türk sağında bir parçalanma başladı. Bunun sebebi, gelişen kapitalist ekonominin yol açtığı toplumsal sonuçlardan başka bir şey değildi.

İstanbul merkezli büyük sermaye geliştikçe ve yabancı sermayenin uzantısı (montaj sanayi) hâline geldikçe, Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve toprak sahipleri piyasanın rekabet koşullarıyla baş edemez oldular. Feroz Ahmad’ın ‘Demokrasi Sürecinde Türkiye’ kitabında çok güzel anlatılır; Coca Cola ve Pepsi Cola gibi uluslararası meşrubat tekellerinin rekabetine dayanamayarak önce büyük kentlerden silinen geleneksel Türk gazoz sanayisi 60’ların ortalarında kasabalarda da yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İstanbul’a heyet gönderip bu alandaki yabancı yatırımların durmasını isterler. Aksi takdirde 6-7 milyon dolar sermayeye sahip yerli gazoz sanayisi batacaktır.

Çarkın geri çevrilemezliğini Ahmad şöyle anlatır: “Artık çok geçti ve cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bütün Türk hükümetlerinin izlemiş olduğu eğilimi tersine çevirmeye çalışmak herhalde abes olurdu. Küçükler, kapitalizmin sunağında kesilecek kurbanlık koyunlardı”.

DEMİREL - ERBAKAN AYRILIĞININ ZEMİNİ
İşte Erbakan 70’lerle beraber gücünü bu yok olmaya mahkûm Anadolulu orta sınıflardan alacak ve lideri olduğu MSP ana-akım siyasetin en büyük 3. partisi olacaktı. 20 küsur yıl siyaseten aynı yolda yürümüş Demirel’le Erbakan’ın birbirlerinden ayrılmaları da böyle bir sınıfsal zeminde cereyan edecekti.

Yukarıdaki alıntıda cumhuriyetin kuruluşundan bu yana izlenen iktisadi politikalardan söz edildi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, 1947’de CHP iktidarı tarafından bir ekonomik plan uygulamaya kondu ve 1950’den sonra DP de aynı planı –ileri taşıyarak– devam ettirdi. Ağır sanayi yerine tarıma dayalı sanayinin gelişmesi, demiryolları yerine karayollarının gelişmesi ve bir dizi başka hedef gözetildi. 1960’la beraber ekonomide planlama dönemi başladı, ithal ikameci politikalar uygulandı. İşte tüm bu gelişmelerin sonucunda git gide tekel niteliği taşıyan, İstanbul ağırlıklı bir modern kapitalist sınıf belirdi. Kuruluşundan sonra uzun süre faklı çıkarların temsilini bünyesinde taşıyan AP, 60’ların sonlarına doğru git gide salt büyük sermayenin çıkarlarının savunucusu oldu.

POLİS BİNAYI SARDI, KAPIYI ÇİLİNGİR AÇTI
Demirel’le Erbakan’ın siyasi hasımlığını başlatan “Odalar Birliği olayı”, işte bu zeminde yaşandı. 1968’de “Türkiye, Avrupa ve Amerika’nın açık pazarı hâline geldi” diyen Erbakan’a, Demirel yanlısı Odalar Birliği Başkanı “bu ekonomik düzen değiştirilmeyecek” yanıtını vermişti. Bir yıl sonra, 24 Mayıs 1969’da Erbakan, (İslami) muhafazakâr Anadolulu tüccarların desteğini alarak Birlik Başkanı’nı devirdi. Ancak mahkeme bunu geçersiz saydı ve olaya zaten hiddetlenmiş bulunan Demirel, Erbakan’ın korsan başkanlığına polis zoruyla, kilitli makam odasını çilingirle açtırarak son verdi.

Ancak Erbakan’ın yıldızı parlamıştı bir kere, aynı yıl Konya’dan bağımsız milletvekili seçildi ve siyasi kariyeri tam anlamıyla başlamış oldu.

İSLAMİ SÖYLEM
Artık Erbakan, karşıtı olarak, ağır sanayiden çok tarıma dayalı sanayisini geliştiren bir ülkenin serpilen, tekelleşen, montaj sanayisine dayalı büyük burjuvazisini belirlemişti. 70’lerden 90’lara “ağır sanayi atılımı”nı dilinden düşürmeyecekti. E.J. Zürcher’in ifadesiyle “AP’yi, farmasonların ve Siyonistlerin, İslam’a sırt çevirmiş bir kuklası olmakla alenen itham ederken, Erbakan’ın kanıtlarına dinsel bir hava ekleniyordu”.

Kimbilir belki de, zaten dindar bir insan olan, ancak tesettürlü olmayan eski sekreteriyle sazlı sözlü bir düğünde evlenme (ve bu esnada smokin giyme) esnekliğini de gösterebilen Erbakan’ın, daha sonraki yıllarda üslubundaki dinsel vurgunun artmasında, eşinin kapanıp ev kadını olmasında yukarıda anlatılan siyasallaşma şeklinin payı vardır…

RAKİPLERİNDEN SIYRILDI
Erbakan’ın MSP’si 1973 seçimleri öncesinde, AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti’yle birlikte aynı toplumsal tabana hitap ediyordu (Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve zanaatkârlar). Seçimde her iki parti de yüzde 12 civarında oy aldı. 1969 yılında MHP adını alan, 1950’ler ve 60’ların CKMP’si de hem geleneksel olarak, hem de 1973 seçimleri öncesinde Türkeş’in konuşmalarında ortaya koyduğu üzere, gene aynı kesimlerin oylarına talipti.

Ancak adı geçen partiler arasında bu kesimlerin göreli olarak en kalıcı temsilcisi Milli Görüş oldu. Anadolu sermayesi büyüdü, gelişti ve 2000’lerde AKP iktidarı döneminde iyice zenginleşerek küresel ekonomiye entegre oldu.