Orlando Calumeno, 1985 yılının Mayıs ayında, Beyazıt Meydanı’nda kurulan antika pazarındaki tezgâhların birinden Sultanahmet Meydanı’nı gösteren bir kartpostal satın aldı. Henüz 16 yaşındayken aldığı kartın arkasında yazılanlar Calumeno’nun hayatını hiç planlamadığı bir yola doğru sürükleyecekti. “Kartın önünde ve arkasında aşina olduğum ama anlamadığım bir yazı vardı. Eve gelince ilk iş olarak anneme gösterdim. Annem karttaki yazıyı okur okumaz ağlamaya başlayınca, kartın arkasında yazılanların o kadar da basit olmadığını anladım. Sonraki günlerde o karta benzer binlerce kart aldım ve hepsinde annem vardı.”

Şimdilerde 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı dönemine ait, dünya çapında hatırı sayılır bir görsel, belge ve obje arşivine sahip olan Calumeno’nun aldığı kartpostal, İstanbul’da ikâmet eden bir kadın tarafından, Bursa’da yaşayan, yeni anne olmuş kız kardeşine yollanmıştı. “Sen de artık anne oldun, bebeğine süt verirken göğsün çatlamasın diye yazdığım bu tarifi uygula,” diye başlayan kartpostaldaki satırlar Bursa’ya ulaşmış, yıllar sonra bir şekilde İstanbul’da, bir eskici tezgâhında satışa sunulmuş ve onu satın alan koleksiyoncunun annesine kim bilir neleri hatırlatmıştı...

Sokağa atılan, terk edilmiş geçmiş üzerine kurulan mezatlar, bitmiş bir aşkın fotoğrafları, hatırlanmak istenmeyen anılar, evde yapılan bir temizlik sırasında gözden çıkarılan bir obje, paslanmış veya bozulmuş metal eşyalar, mektuplar, gazeteler, su veya otel faturaları, kibrit kutuları, kırılmış veya çatlamış tabaklar, haritalar, tarihi geçmiş ama açılmamış gıda maddeleri gibi, sokağa atıldığı andan itibaren başka bir hayatın parçası olan eşyalara yepyeni bir anlam katıyor.

Koleksiyoncular ne kadar kaçınmak isteseler de zaman zaman kendilerinde mevcut olan bir obje ya da eşyayı yeniden  alabiliyorlar. Bu durum, birbirinden farklı zevklere ve becerilere sahip koleksiyoncuların ortak yanlarından biri.
Koleksiyoncular ne kadar kaçınmak isteseler de zaman zaman kendilerinde mevcut olan bir obje ya da eşyayı yeniden  alabiliyorlar. Bu durum, birbirinden farklı zevklere ve becerilere sahip koleksiyoncuların ortak yanlarından biri.

GEÇMİŞTE BAĞLANTI KURAN NESNELER
Çöpten çıkarılmış, 15–20 yıl önce üretilmiş bir pudra kutusu, siz daha yenisini almadan bir emekli öğretmenin veya öğrencinin koleksiyonundaki yerini alabilir. Böylece zamanın bir yerinde hareketsiz duran eşyalarla birlikte, geçmişin kendisi de yeniden organize edilir.

Orlando Calumeno gibi birçok koleksiyoncu görmediği, bilmediği, tanımadığı kişilerin hayat hikâyelerinden etkilendiği veya onların yaşadıklarına kendince yeni bir anlam yüklediği için her hafta birçok mezat ve müzayedeyi izliyor.

Koleksiyoncuları bu mezatlara yönelten bir başka etken de, hayatlarının bir dönemiyle bağlantı kurdukları nesnelere ulaşma isteği. Bu nedenle koleksiyoncunun doğduğu veya büyüdüğü şehre ait objeler, kartlar ve mektuplar sıradan bir belge olarak algılanmıyor. Mezat takipçilerinin büyük bir bölümü sıradan bir objeyi değil, kendi geçmişine ait anıları topluyor.

Koleksiyoncu İrfan Karaçay, “Tesadüfen rastladığım bir mezatta çocukken bindiğim ilk bisikletin maketinin satıldığını gördüm ve hemen aldım. Sonraki hafta bisiklet kullanan çocuk fotoğraflarını almak için yine mezattaydım,” diyor ve ekliyor: “Bir süre sonra farklı bisiklet maketleri ve objeleri de almaya başlayınca artık toplayıcılığın sadece basit bir çocukluk anısı olmaktan çıktığını anladım. Çok geçmeden tüm duygusallığımdan sıyrılıp bunların bir kısmını satmaya da başladım...”

*Amed Gökçen’in imzasını taşıyan, Dinçer Dinç’in fotoğrafladığı ‘Sokağa Atılan Geçmişin İzinde’ yazısının tamamını National Geographic Türkiye’nin Kasım sayısında okuyabilirsiniz.