27 Mayıs 1960 darbesinin ardından oluşturulan Kurucu Meclis’in iki kanadı vardı: Milli Birlik Komitesi (darbeyi gerçekleştiren cunta olan MBK, meclisin askeri kanadını teşkil ediyordu) ve Temsilciler Meclisi. Bu ikincisi meclisin sivil kanadıydı ve siyasal kamuoyunun bütün unsurlarını olmasa da geniş bir kesimini içeriyordu. Barolar, üniversiteler, yargı ve basın gibi kategorilerden üyelerin yanı sıra CHP ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi de temsil edilmekteydi (CHP’nin 49, CKMP’nin ise 25 üyesi vardı).

12 Eylül sonrasında üyeleri tamamen askerler tarafından belirlenen ve askerlere tabi olan Danışma Meclisi’nden farklı olarak, 27 Mayıs döneminde MBK ile Temsilciler Meclisi arasında hiyerarşik bir ilişki yoktu. Hatta anlaşmazlık durumunda son tahlilde sivil kanadın üstünlüğü söz konusuydu.

Buna karşılık, darbenin ardından bir mahkeme tarafından kapatılan Demokrat Parti’den (DP) hiçbir üye Kurucu Meclis’te yer almamaktaydı. DP’nin yerine kurulan iki parti; Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP) de mecliste temsil edilmiyordu (zaten bu 2 partinin kuruluşu ile Kurucu Meclis’in oluşturulması aynı zamana denk gelmişti, yani teknik açıdan da temsilleri zordu).

Kurucu Meclis’in önündeki en önemli görev, referanduma sunulacak olan yeni anayasa taslağının oluşturulmasıydı. Ama meclis yeni bir seçim kanunu yapılması işini de ciddiyetle ele aldı. Seçim Kanunu önemli bir konu başlığıydı zira 1950-60 arasındaki DP iktidarı döneminde yürürlükte olan ‘liste usulü çoğunluk’ sistemi TBMM’de DP’ye oy oranının çok üstünde bir temsil imkânı vermişti. Bu durum da DP’nin zaman içinde otoriterleşerek muhalefete, basına ve üniversitelere baskı uygulamasını şüphesiz kolaylaştırmıştı.

‘Nispi temsil’e, yani partilerin oy oranlarına yakın nispette mecliste temsil edilmelerini sağlayacak olan bir sisteme geçmek 1950’lerde CHP’nin vaatleri arasındaydı. DP’den ayrılanlarca kurulan ve katıldığı seçimde hayal kırıklığına uğradıktan sonra 1958’de CHP’ye katılan liberal Hürriyet Partisi de nispi temsil taraftarıydı. CKMP ise zaten öteden beri nispi temsil istiyordu.

Uzun lafın kısası, nispi temsile geçilmesi için hava ve zemin şartları son derece uygundu. Ancak Temsilciler Meclisi’nin bütün üyeleri nispi temsilden yana değildi. Hararetli tartışmalar yaşandı. Meclisin CHP’li üyelerinden Cemil Sait Barlas, İngiltere’de uygulanan tarzda bir dar bölge sistemine geçilmesini savundu. Aralarında CHP’lilerin de bulunduğu kimi üyeler ise (Alp Kuran, İsmail Selçuk Çakıroğlu, Sırrı Atalay gibi) dar bölgeli çoğunluk ve nispi temsilin sentezinden oluşan, Almanya’daki gibi bir karma sisteme geçilmesini savundu.




Nispi temsil hakkında çekince ifade edenlerin hepsi aynı paydada buluşuyordu: İstikrarsızlık kaygısı. Günümüzde yüzde 10 barajının devamını savunanların argümanlarını hatırlatan bir biçimde, bu üyeler partilerin oy yüzdelerine yakın oranlarda TBMM’de temsil edilmeleri durumunda güçlü hükümetlerin kurulmasının zorlaşacağını, koalisyonlara mahkûm olunacağını, bunun da hem kalkınma hem de huzur için siyasi istikrara ihtiyacı olan Türkiye’de sıkıntı yaratacağını savundular.

Ancak sonunda nispi temsile geçilmesi fikri ağır bastı (araştırmacı Erol Tuncer bu noktada CHP lideri İsmet İnönü’nün devreye girerek ağırlığını koyduğunu belirtmektedir). Nispi temsilin dünyadaki en yaygın varyantı olan d’Hondt sistemi kabul edildi. Türkiye’de 1961 seçimlerinden günümüze kadar hep d’Hondt sistemi uygulanagelmiştir (1965 hariç). Bu sistem 1983’ten beri yüzde 10 ülke barajı ile uygulanıyor.

Ancak istikrar kaygıları da Temsilciler Meclisi’nde kısmen karşılık buldu ve küçük partilerin temsilini törpülemek için d’Hondt’un ‘çevre barajı’ ile uygulanmasına karar verildi. Çevre barajı da şuydu; bir seçim çevresinde (yani ilde) oy kullanan seçmen sayısı o ilin milletvekili sayısına bölünüyordu. Bulunan rakam da çevre barajıydı, söz konusu ilde oyu bu barajın altında kalan partiler milletvekili çıkaramıyordu.

1961 Anayasası’na göre TBMM artık iki kanattan oluşacaktı: Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu. Millet Meclisi üyelerinin nispi temsille seçilmesine karar verilmişti. Ama Senato seçimleri için, eskiden uygulanan çoğunluk sisteminin geçerli olmasına karar verildi. Bu da CHP için 1961 Senato seçimlerinde bir felakete yol açtı. En fazla oy alan parti CHP olduğu halde, AP bu partinin iki katı kadar senatör kazandı. 1964 yılında yapılan yasa değişikliğiyle Senato’da da d’Hondt’un uygulanmasına karar verildi.

1961’deki Millet Meclisi seçiminin galibi CHP oldu, ancak bu parti tek başına hükümet kurabilmesini sağlayacak milletvekili sayısının çok gerisinde kaldı. Türkiye tarihindeki ilk koalisyon hükümeti İsmet İnönü’nün başbakanlığı altında, CHP ile AP arasında 1961 yılında kuruldu. İnönü daha sonra 2 koalisyon hükümeti daha kurdu. Süleyman Demirel’i Başbakanlık koltuğuna taşıyacak olan 1965 seçimlerinden önceki son koalisyon ise parlamentoda CHP dışındaki tüm partilerin işbirliği ile kuruldu.

(Devam edecek)