Onu ilk nerede ve ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum! Ama o günden beri bir Arap atı gördüğümde kalp atışlarım hızlanıyor. Küçük, endamlı başı. Zeki gözleri, küçük kulakları. Geniş yanaklarından aşağıya daralarak inen kocaman, derin ve yüksek burun delikleri. Uçuşan sırma yelenin üzerinde uzun, güçlü boynu. İncecik bacaklarıyla, kırılacakmış hissi veren bilekleri. Muhteşem sağrısı, bayrak gibi kalkık kuyruğunun ardında uzanan kısa ve tam tavında sırt ve gövdesiyle, yüzyıllardır dilden dile dolaşan efsaneleri taşıyacak güçte...

Gücü ve dayanıklılığı onu tutkulu öykülerin baş kahramanı yapıyor. Efsaneleri, değişen dünyanın değişen değerlerinde etkisini yitiriyor gibi görünse de sadece güçlü karakteri ve yapısıyla ilgili anlatılanlar bile, efsaneleri geride bırakacak kadar etkileyici.

Atçılıkla ilgilenen hemen hemen bütün uzmanlar, çoğu modern atın soyunda mutlaka Arap atı kanı olduğu görüşünde birleşiyor. 1934 yılında Arabistan'dan topladığı asil kan hatlarını, maceralı bir yolculuğun ardından Türkiye'ye getirerek, Osmanlı'nın çöküşüyle kan kaybeden atçılığın Anadolu'da yeniden dirilişine destek olan, zootekni uzmanı veteriner Dr. Nurettin Aral'a göre, bir at neslini yetiştirmek için önce Arap atı kanı katılması gerekiyor.

Örneğin, Amerikan Colorado Ranger atı, Abdülhamid'in 1878'de, Amerikan Generali U.S. Grant'a hediye ettiği Ihlamur ve Pars adlı atlardan üretilmiş. Tarih sahnesinden aktarılan bu tür olaylar, atların siyasi bir simge de olabildiğini gösteriyor. İki ülke arasındaki dostluğun ifadesi olarak hediye edilen Ihlamur ve Pars, her ne kadar Osmanlı tarafından Arap atı olarak adlandırılmasa da, ABD'nin kayıtlarında, doğudan geldiği için olsa gerek, Arap atı olarak geçiyor.

Doğudan ithal edilen bu atlar, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa'nın kültürel kodlarını da etkilemiş. İngiliz tarihçi Donna Landry, Noble Brutes adlı kitabında, doğudan ithal edilen atların İngiliz kültürünü nasıl değiştirdiğini anlatıyor. "İngiliz" olduğu söylenen yarış atlarının ortaya çıkmaya başladığı 17. yüzyıl ortalarından itibaren Britanya Adaları'nda, kıta Avrupası'ndakinden farklı bir atçılık yaygınlaşıyordu. "Lord Hazretleri'nin Arap Atı" tabiri, o devirde içerisinde at bulunan mülklerde sıkça duyulmaya başlamıştı. Polonya'dan Kuzey Afrika'ya, Kafkaslar'dan Yemen'e farklı egzotik ülkelerden getirilen her ata "Arap atı" deniliyordu. Arka planda ise siyaset ve kültür iklimi romantizme ve milliyetçiliğe doğru seyrediyor, uluslar kuruluyordu...

Landry, İngiliz ulusunun "yaratılmasından" söz ederken, "Bizi diğer Avrupalılardan ayıran özelliklerimiz üzerinden bir kimlik yaratıldı ve buna 'İngiliz' dedik" diyor. Klasik binicilik geleneğinden hızla ayrılan İngiltere'nin, düz yarışlar, engelli yarışlar ve arazide atlı tilki avı gibi spor ve hobilere geçme nedenlerinden biri de, muhtemelen doğudan getirilen hızlı ve çevik atlardı. Üzengilerin kısaltılması ve atın başının daha serbest bırakılması, hep bu değişimin sonucunda gerçekleşti ve bu değişiklikler yol üzerindeki çit veya devrilmiş ağaç gibi engelleri at sırtında atlayarak aşmaya yarıyordu. Klasik binicilikteki dizginleri "tutan" elin tersine, binicinin atı daha çok sürmesine yarayan serbest dizginler ise, genel anlamda atı idare edenin, -gideceği yönü kontrol etmesinin yanı sıra- daha serbest davranabilmesine yardımcı oldu. Ayrıca "başkalarının" atlarına, üstelik başarıyla biniliyor olması, belki "başkalarını" zaman içerisinde hakkıyla idare edebilme fikrini de beraberinde getirmiş olabilir. Örneğin Fransız Devrimi sırasında, Fransa Krallığı'nda yaşayanların büyük çoğunluğunun Fransızca bilmediği düşünülürse, tam bir bilinç inşa etme zamanıydı. Bu yeni yaklaşım ekonomi ve politika alanlarında da "laissez faire, laissez passer" (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) anlayışıyla yeni bir akıma yer açtı ve hâkim kültür paradigması Yeni Çağ'a doğru değişti...

Bu kültür ikliminin ressamları, ünü günümüze kadar ulaşan at portreleri yaptı. İngiliz sanatçı Stubbs'ın Whistle Jacket tablosu bunlar arasında en ünlü olanı. Doğudan ithal edilen bu at, İngilizler tarafından o kadar çok sevildi ve beğenildi ki bugün bile İngiltere'nin popüler ikonları arasında ilk 10'a girmeyi sürdürüyor. Bugünlerde bazıları Whistle Jacket'ın bir İngiliz atı olduğunu zannetse de, tarihçi Donna Landry kayıtları gözden geçirip onun doğudan ithal bir at olduğunu hatırlattı.

Romantik devir Avrupası, 19. yüzyılda, Napolyon maceralarını yaşarken, Arap atı kavramıyla daha da yakınlaştı. Napolyon Bonapart'ın Mısır seferi dönüşünde, o dönem Avrupa'nın şekillendirmekte olduğu dünya, sadece Antik Mısır uygarlığı, mumyalar, dikilitaşlar, piramitlerle değil, Arap atıyla da yeniden tanıştı. Hem de üzerinde değişik malzemeler ve farklı binicilerle birlikte...

Bu Arap atlarının ilgi çekici binicileri Napolyon'un muhafız alayları arasında öne çıkan Memlûklerdi. Yay biçimindeki eğri kılıçları ve iyi binici olmalarıyla, Mısır seferinde Napolyon'un ilgisini çeken Memlûkler, İmparator'un ve onların Doğulu atlarından bir birlik oluşturmasına neden olmuştu. Çoğunluğu ırk bakımından Arap olmayan doğulu biniciler ve atlar, Avrupa sahnesinde ortak bir tanımla anılarak "Arap" oluverdiler! Güzel eşkâlli atlar ve süslü biniciler de o dönemi anlatan resimlerde ve zihinlerde oryantalist bir hoşluk olarak yer etti.

Napolyon'un beyaz Arap aygırlardan oluşan atları da bu efsanenin çok da dillere düşmemiş parçalarından biriydi. Adını, İmparatorun Avusturyalılara karşı kazandığı bir savaştan alan Marengo ve III. Selim'in hediye ettiği Vizier (Vezir) adlı aygırlar, İmparator için öncelikliydi.

"Rüzgârın Çocukları" yakıştırmasını hak etmiş bu atlar, Ortadoğu'da geçmişten beri vardı. Bilim insanlarının geçmişini en az 4500 yıl öncesine dayandırdığı Arap atının kökeni konusunda, çoğu uzman Güneybatı Arabistan veya Kuzey Mezopotamya üzerinde yoğunlaşsa da, bazı araştırmacılar Arap atının köklerini kuzeyde Türkistan'a kadar götürüyor.

Devamını National Geographic Türkiye'nin Şubat 2013 sayısında veya iPad Şubat 2013 edisyonunda okuyabilirsiniz.