Türkler ve Almanlardan oluşan kadınlı erkekli bir grup Fransa’nın Cannes şehrinde, hem de dünyanın en önemli film festivali sürerken coşkulu bir halaya kalkışmış ve ben gördüğüm manzarayı nasıl yorumlayacağım konusunda fena halde kararsızım. Elimdeki içkiden bir yudum daha alıp konuyu daha fazla uzatmamaya karar veriyor ve “en iyisi artık gidip yatmak” diye düşünerek kendimce bir çözüme ulaşıyorum.

Ama biz isterseniz başa dönelim. Bir önceki gece yine aynı sahilde bu geceki gruba göre daha az kişinin katıldığı partinin ardından bu kez Türk ve Alman standlarının ortaklaşa düzenlediği bir parti için erken saatlerden itibaren yoğun bir trafik başlıyor. Partinin evsahipliğini aslında Alman standı yaptığı için biz Türkler davetiye bulmakta zorlanıyoruz. Elbette sevgili Ahmet Boyacıoğlu NTV ekibinin davetiyelerini çoktan rezerve etmiş durumda ama etrafta o kadar çok talip ve bu yıl Cannes’da o kadar az parti var ki davetiyeler kapanın elinde kalıyor. Erken saatte davetiyelerimizi cebimize attığımı için içimiz rahat bir şekilde akşam yemeğine gidiyor ve saat 22.00 civarı kendimizi Uluslararası Köy’e atıyoruz. Fatih Akın henüz gelmemiş. DJ standındaysa tanıdık bir sima çarpıyor gözüme: Soul Kitchen’ın sempatik başrol oyuncusu Adam Bousdoukos. Zaten partidekiler de farkında onun varlığının ve arada bir yanına gidip fotoğraf çektiriyor bazıları.

Yanyana konumlanmış Türk ve Alman standlarının ortak sahili kısa sürede bir hayli doluyor ve “Fatih Akın nerede?” sorusu daha sık işitilmeye başlıyor. Bir ara Alman standının içine kafamı uzatıyor ve ünlü yönetmenin gelmiş olduğunu görüyorum. Hemen etrafımdakilere yayıyorum bu haberi ve ortalık hareketleniyor. Alman televizyonundan genç bir kadın onunla röportaj yapmaya başlıyor ve ortaya bir anda bir sürü kamera ve çok daha fazla fotoğraf makinesi çıkıyor. Parti tam anlamıyla başladı artık.

Etrafıma bakıp kimler gelmiş anlamaya çalışıyorum. Ortam daha kalabalık, alan daha geniş olduğu için işim kolay değil. Etrafta bir süre teftiş yapınca bir önceki geceye de katılan Zeynep ve Selim Atakan çifti, Özgü Namal, Gülçin Santırcıoğlu, Azize Tan, Vecdi Sayar gibi simaların yanısıra vaktinin büyük kısmını film izleyerek geçiren Atilla Dorsay’ın da burada olduğunu görüyorum. Nuri Bilge Ceylan’ın ise odasında kalıp çalışmayı tercih ettiğini öğreniyoruz. Bu geceki partinin ağırlığı ise şarkı değil dans. Adam’ın çaldığı parçalar 90’ların dans müziklerinden tutun da Michael Jackson klasiklerine; rock’n roll’un ilk dönemlerinden balkan ezgilerine kadar geniş bir yelpazede seyrediyor ve insanlar büyük bir keyifle dans ediyor. Bir ara etrafa bakınırken Fatih Akın’ın ortadan kaybolduğunu fark edip araştırmaya koyuluyorum ve ünlü yönetmeni kumsalın denizle birleştiği bölgede Çamburnu sakinleriyle sohbet ederken buluyorum. Karadeniz’deki çay sorununu ve Çaykur’un durumunu konuşuyorlar bu sefer de.

Dans pistine döndüğümde yol arkadaşım Yekta Kopan’ın gerçekten koptuğunu ve mahir figürleriyle herkesi coşturduğunu görüp ona ayak uydurmaya çalışıyorum. Gündüz kendini gösteren yağmurun ardından hava son derece yumuşak, nemsiz ve ne kadar dans edersek edelim terlemiyoruz. Bir süre sonra ortam halaya dönünce kenara çekilip meydanı halay üstatlarına bırakıyoruz ve Türk standının gözbebeği Mukaddes hanımın liderliğindeki grubu izliyoruz. “Halay enternasyonal” diye geçiriyorum içimden. Sinemanın ve müziğin insanları birleştirici gücü böyle bir şey işte.

Ertesi sabah: Türk standında hava sakin ama esen rüzgar yüzünden deniz bir hayli dalgalı Cannes’da. Sabah 08.30’da azimli bir şekilde sinemaya giden Nuri Bilge Ceylan ve Selim Atakan’ı görüyoruz. John Hillcoat’un Lawless adlı filmini izlemişler ve hiç beğenmemişler. Öte yandan Altın Palmiye sahibi Cristian Mungiu’nun Beyond The Hills filminin çok iyi olduğu duyumlarını almış Ceylan ve muhakkak görülmesi gerektiğini düşünüyor. Eh, Cannes’ın gediklisi Nuri Bilge Ceylan böyle söylüyorsa, bir bildiği vardır elbette.