Birkaç ay önceydi...

Oturup dururken biri aniden geldi kafamdan aşağı bir kova buzlu su boşalttı ve gitti.
Rahatsız oldum, şaşırdım, uyandım...

Öylesine bir gündü... Psikolog olan bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Anne olmak niye bu kadar zor diye dertlendim. Kızcağız, biraz kıvranarak; ‘’aslında o kadar zor değil de’’ dedi. Sonra lafı döndürüp dolaştırarak teorik bir şeyden bahseder gibi buzlu su kovasını başımdan aşağı boşalttı; ‘’Narsistik kişilikler, çok zorlanıyor. Çünkü mükemmel annelik diye bir şey yok. Narsisler herhangi bir konuda mükemmel olmamayı kabul edemedikleri için, anne olunca duvara tosluyorlar’’.

Hani delinin suratına deli denmez ya... Narsistin suratına da bu kadar narsis deniyordu belli ki...

Ölürken hayatın film şeridi gibi gözünün önünden geçmesi gibi, anneliğim film şeridi gibi gözümün önünden geçti...

Uyumayan çocuğu uyutma çabaları, gelmeyen süte açılan savaş, okul okul gezmeler, okulları adam etmeye kalkmalar, evde tam tahıl öğütmeler, düzene kafa tutmalar...

Kendi çocuğum yetmiyormuş gibi memleketin çocuklarına da siteler yazılar marifetiyle el atmalar...

Bir köy camisi imamı havaları...

Çok şey yaptığımı biliyordum da niye yaptığımı hiç düşünmemiştim.

Psikolog dedi diye hakkımızda her denene inanacak değiliz de... Denen şey iç dünyanızda bir şeylere denk geliyorsa, o zaman üç beş taş yerinden oynuyor, istesek de istemesek de. Cesaretin yoksa elleri cebe sokup ıslık çalarak duymazdan geliyorsun, cesaretlenirsen başına gelmedik kalmıyor.

Yukarıda yazdığım her şey çok masumane gözüküyor. Niye yaptın dersen, yanıtı çok basit. İnsan niye bir sene gece gündüz süt sağar? Tabi ki çocuğu için... Narsisizm denince kulağa şeytani geliyor. Ego büyük meselelerin konusu gibi duruyor. İnsan anne sütü ile egoyu yan yana koyamıyor. Hele ki bir sene gece gündüz evladı için süt sağan kadının yaptığına narsistik demek, ne kelime!

Önce yiğidi öldüreyim kendime hakkımı vereyim; kızıma sütümle beslemek hayatta yaptığım en saf şeylerden biriydi. Aramızdaki bağ her memeye, her biberona uzanışında güçlendi. Çok masum ve çok ilkeldi.

Üçüncü haftada süt suyunu çekince giriştiğim insan üstü mücadele ise bunun ötesinde bir şeyler yoktu demek, elleri cebe sokup ıslık çalıp yürümek olur. Bir sene hayatı kendine ve etrafına zehir edercesine süt vermek, mükemmel olmamayı kabul etmemenin sözlükteki tarifidir. Süt verme mücadelemi anlatan yazının satır aralarında küçük bir narsis ‘’yendim seni anne sütü’’ diyerek gülümser. 

Su kovasını kafaya yiyince hem rahatladım hem de, huyum olduğu üzere, kendimi sopalamaya başladım. Rahatladım çünkü çocuk yetiştirme ile ilgili bazı konularda tabiri caiz ise biraz ‘salabildim’. İnsan hepsi çocuğu içinmiş gibi olunca çok kasıyor da bir kısmının egosu için olduğuna ayınca o kadar kasamıyor.

Ama tabi huyum kurusun, salmayı kendimi sopalama takip etti. 
Bir süredir zaten bir terapiste gidiyordum. Bu ve aynı kategoriden başkaca meseleler konuşulunca adamcağız derin bir iç çekti. ‘’Esra Hanım’’ dedi, ‘’Yetenek, beceri ve kapasitesiyle; yaşam olgunluğu aynı seviyede olan insan pek yok. Olanlar da pek müstesna insanlar. Öyle olunca insan zaten Dalai Lama, Martin Luther King falan oluyor. Kendinize fazla yüklenmeyin’’. 

Seansın sonunda kapıdan çıkarken de alaycı bir sesle arkamdan seslendi ‘’Dalai Lama olma yolunda size iyi şanslar’’.

Bu yazıyı yazarken camdan evimin bahçesindeki küçük tarlama bakıyorum. Küçük tarlacıkta domates yetiştireceğim. Benim tarla henüz boş. Komşuların küçük tarlacıkların hepsi çoktan ekilmiş. Gitmişler artık marketlerde bile satılan fidelerden almışlar ekivermişler. Bir kaç haftaya kalmaz, domateslerini toplarlar.
Ben daha ekemedim. Haftalardır domates projesi üzerinde çalışıyorum. Önce temiz (ilaçsız) tohumdan üretilmiş fide bulmaya kastım. Sonra toprak temiz mi diye kafaya taktım; evin eski kiracılarını buldum ‘’suni gübre koydunuz mu, ilaç koydunuz mu’’ diye sorguya çektim. Toprak gübre ister mi, ne tür gübre konur, nereden bulunur hepsini hatim ettim. En az bir kaç ziraat mühendisi ile telefon görüşmesi yaptım. 
Site tarafından bahçe suyu diye verilen suyun kalitesiyle uğraştım, su analizleri için site yönetiminin peşine düştüm. Sonunda sudan memnun kalmadım. Musluk suyu ile sulamaya karar verdim.

Camdan küçük tarlama bakıyorum. İki salkım domates için girişilen işleri okurken benim içim şişiyor. Kendime, ‘’git al bir yerden iki fide ek diyorum’’, olmuyor. İçimde bir yerlerde küçük bir narsistik sinsice fısıldıyor; ‘’senin domateslerin mükemmel olmalı’’.

Çocuk yetiştirme şeklim, domates yetiştirirken tekerrür ediyor. Sonra başka şeyde ve tekrar başak bir şeyde. Ne yalan söyleyeyim baya yorgunum. Galiba etrafımdakiler de yorgunlar.

İçimi bir korku kaplıyor. Hayatta bana yapabileceğiniz en iyi şey, beni olduğum gibi sevmek. Çocuğum için istediğim tek annelik onu olduğu gibi kabul etmek. Kaşının gözünün rengiyle, ruhunun her kıvrımıyla, aklının fikrinin, huyunun suyunun her şekliyle. Bilmeden, istemeden mükemmel olmasını istemiş olabilir miyim diye korkuyorum. Bu kadar emek beklentiyle birlikte gelmez mi? İnsan en kırmızı domatesi istemez mi?

Camdan küçük tarlama bakıp hülyalara dalıyorum. Fidelerimiz büyümüş, domates vermiş. Lado’yla dallarından koparıp topluyoruz. Lado neşeyle elindeki domatesi bana gösteriyor; ‘’anne bak’’. İçinden küçük bir kurtçuk çıkıyor. Kurtçuk ailesi bizim domateslere hürmet etmiş içine evini yapmış diye seviniyoruz. Lado hemen kurtçuk ailesi hakkında bir hikaye yazıyor. Hayalimdeki domatesler pazarda tezgahın ön kısmına çıkacak cinsten değil. Biraz yamuk yumuk, biri kızarmış öteki kızarmamış. Gelin görün ki hepsi benim gözüme mükemmel gözüküyor. Yetişebilmeleri için en iyi toprağı en iyi suyu vermekten mutluyum.

Bu manzara beni rahatlatmaya yetiyor.

Daila Lama olmama gerek kalmadı için derin bir ohhh çekiyorum...