Maraş’ı unutmaz mısınız lütfen…

Maraş Katliamı, geçtiğimiz hafta boyunca irdelenebilirdi. Ama 19 Aralık’ta kentte düzenlenen ve milliyetçilerin tacizine uğrayan anma törenini haberleştirmek dışında medya -ertesi gün katliam mağduru Aziz Tunç’u konuk eden Mirgün Cabas hariç- bu konuyla pek ilgilenmedi.

27.12.2010 - 10:35

“(…) saldırganların daha sonra karşı taraftaki bir gözü görmeyen yaşlı kadın Cennet Çimen’in evine gittiklerini, bu kadını ‘gel nene gel nene’ diye dışarı çıkardıklarını; (…) ile (…)’nın bu kadının gözünü tornavida ile oyarak, silah sıktıklarını ve öldürdüklerini; yakındaki hela çukuruna baş üzeri atıp, oradaki at arabasını kadının üzerine devirdiklerini (…)”

Okuduğunuz parça, ‘Maraş Olayları Davası Gerekçeli Hükmü’nün 252. sayfasında yer alan bir tanık ifadesinden. 19 Aralık 1978’de başlayıp 23-24 Aralık’ta zirveye ulaşan ve 25 Aralık akşamına kadar süren Maraş Katliamı’nın ardından açılan davada 800’den fazla kişi yargılandı. Bu kişilerin çoğu katliamda aktif şekilde yer almakla beraber, organizasyonel rolleri itibariyle önemsiz insanlardı. Adaleti tecelli ettirmekten uzak bir seyir izleyen, bir takım hükümlerin verilip bozulduğu davada, 1991’deki bir kanun değişikliği sonucu bütün sanıklar salıverildi.

Resmi rakamlara göre 111 kişinin öldüğü (gerçekte ise ölü sayısının çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor) bu bir hafta süren katliamda, hayatını kaybedenlerin yaklaşık yüzde 90’ı Alevi ve/veya sol görüşlüydü (gene resmi rakamlara göre). Olayların fitili, Cüneyt Arkın’ın oynadığı ve o dönemde ülkücülerce pek sevilen anti-Sovyet bir filmin gösterildiği sinemaya Ökkeş Kenger adlı ülkücü tarafından ses bombası atılmasıyla ateşlenmişti. Katliam davasının 1 no’lu sanığı Kenger mahkemece beraat ettirilecek ve akabinde soyadını “Şendiller” olarak değiştirecekti.

Ertuğrul Mavioğlu’nun ifadesiyle “Katliamla ilgili açılan dava tam bir hukuk skandalı oldu”: “Bir numaralı sanık Kenger beraat ettiği gibi, katliamda birinci derece rolü olan 68 kişi hiç yargılanmadı” (Radikal, 7 Ocak 2007). Ökkeş Kenger/Şendiller, kendisinin sinema salonunda tahrip gücü hemen hemen hiç olmayan ses bombasını patlattığı bir diğer ülkücü tarafından doğrulanmasına ve patlamanın hemen ardından Ankara’daki Ülkücü Gençlik Derneği’ni telefonla arayıp rapor verdiği tespit edilmesine rağmen, o davada beraat etmekle kalmadı, 90’lardan bugüne siyasi faaliyetlerini de sürdürdü ve sürdürüyor.

Bir dönem BBP Milletvekili olarak TBMM’de de yer alan Şendiller, son yıllarda yaptığı açıklamalarda Maraş Katliamı’nın ardında devrimci örgütlerdeki bazı Ermenilerin bulunduğunu ima etmesiyle gündeme gelmişti. Şendiller geçen hafta da katliamı anmak isteyen Alevi kuruluşlarının Maraş’taki etkinliğine karşı gösteri düzenlemeye kalkan kalabalığı “irtibat bürosu”nun balkonundan seyretmesiyle haber olmuştu.

ENTERESAN 'GÖRÜŞLER'
Ökkeş Şendiller 2008’deki bir röportajında, olaylarda ölen 111 kişiden 7’sinin sünnetsiz olduğunu öne sürmüştü. Şendiller bu bağlamda Garbis Altınoğlu’nun olayların arkasında olduğunu iddia etmişti. Şendiller iki yıl önce TRT’de yayınlanan bir “belgesel”de ise Maraş olaylarından “Hrant Dink ve arkadaşlarını” sorumlu tutmuş, TRT de katliam davasının 1 no’lu sanığının bu “görüşlerini” ekrana taşımakta bir sakınca görmemişti. Az önce zikrettiğimiz Altınoğlu’nu katliamın ardındaki isimlerden biri olarak resmeden bir diğer kişi de, dünya görüşünün Şendiller’inkinden çok farklı olmadığı anlaşılan Bugün gazetesi yazarı Emin Pazarcı idi (“Kim kimin aleti”, 9 Nisan 2008).

Hazırlığı önceden yapılan ve başarılı bir şekilde kentteki Sünni halkın (en azından bir kısmının) Alevilere ve solculara karşı galeyana getirildiği bir ayaklanma olan Maraş Katliamı’ndan, alakasız insanların (devrimci örgütlerdeki birkaç Ermeni militanın) sorumlu tutulması hayli ilginç…

Bu hem 6-7 Eylül barbarlığından sonra dönemin hükümetinin bu olaylarla hiçbir ilgisi olmayan komünistleri suçlamasını, hem de Cemil Çiçek’in birkaç ay önce bazı PKK’lıların sünnetsiz olduğunu söylemesini akla getiriyor yarı-serbest bir çağrışımla. Şendiller’in, Çiçek’in ve başka pek çok kişinin farklı zamanlarda ve bağlamlarda sünnetsiz cesetlerden söz etmesi, Türk sağının bir kısmındaki sünnetsiz penise yönelik algıda veya ilgide seçiciliği de gösteriyor.

DENK GÜÇLERİN ÇATIŞMASI MIYDI?
Peki Maraş Katliamı’nın ardındaki hakikat ne, katliamla bugüne dek neden yüzleşilmedi ve olayların aydınlatılması neden önemli? Sabah yazarı Nazlı Ilıcak geçen Salı günkü köşesinde şu satırlara yer verdi: “(…) Aleviler ve Ülkücüler birbirine karşı silahlandı. Çatışmayı engellemek üzere, çok sayıda polis ve asker olaya müdahale etti. Fakat, 500’den fazla kişi hayatını kaybederken, bin kişi de yaralandı. Ecevit iktidardaydı ve bu olay üzerine 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi (…)”

Bu satırlar olan biteni ne ölçüde anlatıyor? İki denk gücün birbirine karşı silahlanıp çatışması mı söz konusuydu, yoksa katliam için mobilize edilen güruhlarla, kısıtlı olanak ve silahlarıyla kendilerini savunmaya çalışanlar arasında, ilk gruptakilerin lehine bir dengesizlik mi vardı?

Olaylara bakıldığında, yediden yetmişe savunmasız insanların katledilmesine bakıldığında ve Alevi mahalleleri kendilerini bir nebze savunabilirken şehirde dağınık şekilde yer alan Alevilerin evlerinde yaşanan büyük kırım dikkate alındığında, yaşananları denk güçler arasındaki bir mücadele gibi görmenin mümkün olmadığı anlaşılıyor. Ayrıca “çok sayıda polis ve askerin” olaya müdahalesinden ziyade, özellikle askeri birliklerin katliamı yalnızca seyrettikleri biliniyor, tıpkı 15 yıl sonra Sivas’ta da seyredecekleri gibi.

DARBEYE GİDEN YOLDA…
Daha sonradan “askerin müdahale yetkisi yoktu” gerekçesiyle savunulacak olan bu seyirciliğin üzerine, bir süredir ülkede sıkıyönetim ilan etmesine yönelik baskılara direnmekte olan Ecevit hükümetinin süngüsü düştü ve 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Böylece 12 Eylül darbesine giden yolda önemli bir eşik geride bırakıldı, asker ülkenin bir kısmının fiilen idarecisi oldu.

Ocak 1978’de Ecevit’in başbakanlığında, başını CHP’nin çektiği bir hükümetin kurulmasının ardından, özellikle Mart ayından itibaren Türkiye’de siyasal şiddetin arttığı görülür. Toplumu şoke eden katliam ve suikastların büyük çoğunluğu ülkücülerin imzasını taşır: 16 Mart Katliamı, Bahçelievler Katliamı, Balgat Katliamı; Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Bedri Karafakioğlu, Necdet Bulut cinayetleri; Sivas ve Malatya olayları. Bu iki kentte yaşananlar yıl sonunda Maraş’ta tertiplenecek katliamın da provası gibiydi.

AP VE MHP SIKIYÖNETİM İSTİYOR
1978’in ilk 8 ayında siyasi şiddet olaylarında ayda ortalama 50-60 civarında insan ölürken, Eylül’le beraber ölü sayıları bir anda üç haneli rakamlara ulaştı. Muhalefetteki AP ve MHP, CHP hükümetine, sıkıyönetim ilan etmesi için baskıda bulunuyordu. Oğuzhan Müftüoğlu’nca derlenen ‘Devrimci Yol Savunması’nda, bu iki sağ partinin tavrı şöyle tasvir edilir:

“(…) özellikle 1978 sonbaharından itibaren ardı arkası kesilmeyen cinayetleri, katliamları, binlerce saldırıyı, bir dizi gerici ayaklanmayı tertiplediler ve kışkırttılar. Hükümetten (…) sıkıyönetim ilan edilmesini, idarenin orduya devredilmesini istediler. Aksi takdirde daha çok kan akacağını (daha çok kan akıtacaklarını demek istiyorlardı aslında) söylediler, tehditler savurdular (…)”

2 Ekim 1978’de, yani katliamdan iki buçuk ay önce MHP Genel İdare Kurulu “yetki ve sorumluluğun askeri yönetime devrinin gerektiğini” ileri sürmüştü. Aynı gün partinin lideri Türkeş sıkıyönetim ilan edilmesini istedi. 6 Ekim’de Demirel “MGK ne yapıyor?” diye sormuş, ertesi gün de Türkeş “Ecevit ordudan korkuyor” diye demeç vermişti.

MİT’İN VE MHP’NİN ROLÜ
Ölümünün ardından Ecevit’in kişisel arşivinde incelemede bulunan gazeteciler Can Dündar ve Rıdvan Akar da, üzerinde “çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir” notu bulunan, 1 Ocak 1979 tarihli bir raporla karşılaşır. Raporda Maraş’taki olayları MİT’ten bazı kişilerin tertiplediği, keza MİT’in suç işleyen MHP’lilere ait bilgileri sakladığı, Türkeş’in MİT’teki elemanlarına, sıkıyönetim mahkemelerine sadece sola ait bilgilerin verilmesi talimatını verdiği belirtiliyordu.

Ordu birliklerinin müdahale etmeden seyrettiği Maraş Katliamı’nın “önemi”, işte bu çerçevede daha iyi anlaşılır. Katliamın ardından sıkıyönetim ilan edildi, büyük kırıma uğrayan Alevi halktan binlerce kişi kentten göç etti (Alevi nüfusun yüzde 80’inin Maraş’tan göç ettiği zannediliyor).

Aynen 2 Temmuz 1993’ten sonra Sivas’ta yaşandığı gibi, büyük kentlere verilen bu göç şehrin demografik ve siyasal profilini de kökten değiştirdi. Sağın kalesi haline gelen Maraş’ın merkez ilçesinin birkaç ay önceki referandumda yüzde 88 oranında aynı yönde oy kullanması, söz konusu toplumsal değişimin günümüze kadar uzanan etkileri olduğunu göstermiyor mu?

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...