Nevşehir–Aksaray karayolundan sapmış, kimsesiz köy yollarında ilerliyoruz. Ovaören kasabası göründüğünde, telefonla kazı başkanını arıyoruz. “Solunuzdaki büyük höyükteyim,” diyor. Soldaki tepe o kadar büyük ki, höyük olabileceği ihtimali üzerinde durmadan, yaklaşık 1 kilometre ilerideki küçük tepeye odaklanıyoruz. Yükseltiye yaklaştıkça üzerinde hareket halindeki insanları fark ediyoruz. Aradığımız höyük bu olmalı...

Arabadan inip önümüzdeki tepeye doğru yönelmişken, bizi arayan kazı başkanı Prof.Dr. Yücel Şenyurt’un “Arkanızdaki höyüğe tırmanmalısınız,” demesiyle şaşkına dönüyoruz. İhtimal vermeyip az önce yanından geçip gittiğimiz dev tepenin kalbinde binlerce yıllık yerleşimi barındıran bir höyük olduğuna inanmak zor. Arkamızda yükselen rampayı tırmandığımızda, karşılaştığımız çukur öyle derin ve büyük ki, yaklaşık 600 metreye, 500 metre uzunluğundaki yükseltilerle çevrelenmiş, ay biçimli höyüğün içinden, az önce bulunduğumuz ovayı görmek imkânsız.

Topakhöyük ve Yassıhöyük olarak adlandırdığı iki höyüklü Ovaören kazılarını yürüten Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Yücel Şenyurt, bu dev tepeyle 1996 yılında yüzey araştırmaları sırasında karşılaşmış. “İlk gördüğümde ben de, burasının bir höyük olamayacağını düşünmüştüm,” diyor, ardından da ekliyor: “Tepenin üzerinde dağılmış seramik parçalarının yoğunluğunu görünce şaşkına döndüm. Bu kadar büyük bir tepe eğer höyükse aşağıda neler olabilirdi?” Şenyurt bu sorunun yanıtını bulmak üzere, arkeolojik kazı için gerekli ön araştırma ve belgeleme işlemlerini tamamlayıp, yasal izinleri aldıktan sonra, 2007 yılında höyükte çalışmaya başlamış.

Nevşehir, Gülşehir’in Gökçetoprak Köyü yakınlarındaki düzlükte aniden karşınıza çıkıveren Suvasa hiyeroglifli  yazıtı, Tabal Ülkesi’nin Büyük Kralı Tuvatis’in oğlu Wasusarma tarafından yazdırılmış.
Nevşehir, Gülşehir’in Gökçetoprak Köyü yakınlarındaki düzlükte aniden karşınıza çıkıveren Suvasa hiyeroglifli  yazıtı, Tabal Ülkesi’nin Büyük Kralı Tuvatis’in oğlu Wasusarma tarafından yazdırılmış.

'HATTİ ÜLKESİ'NİN İNSANLARI'
Kazıda ortaya çıkan en üst tabakalar, Demir Çağı’na (İÖ 1200–İÖ 330) ait. Bu çağın ilk evresi olan Erken Demir Çağı (İÖ 1200–İÖ 900), Anadolu’nun bazı bölgeleri için “karanlık çağ” olarak adlandırılıyor. Bu tanımın yapılmasının nedeniyse, her türlü resmi yazışmanın, kayıtların, edebiyatın, yazı dili olarak kullanılan çiviyazısının 300 yıl boyunca ortadan kalkması ve yaşanan olaylar hakkında bilgisiz kalmamız...

Hitit İmparatorluğu’nun İÖ 12. yüzyılın başlarında tarih sahnesinden çekilmesinin ardından, Orta Demir Çağı’nda Tuz Gölü’nden Malatya’ya, Kızılırmak kavisinden Suriye’ye uzanan alanda ortaya çıkan Geç Hitit devletlerinin varlığına rağmen, Anadolu coğrafyasında yaşayan halk grupları, Asur yazılı kaynaklarında “Hatti Ülkesi’nin insanları” şeklinde tanımlanmaya devam etti. Bunların en batıda kalanı Tabal Ülkesi’ydi. Ancak Tabal adlandırması sadece Asur yazılı kaynakları ile Tevrat’a dayanıyor ve söz konusu coğrafyadaki yerel yazılı kaynaklarda yönetici ve şehir adlarının ötesinde herhangi bir ülke, krallık, halk grubu veya sülale adına rastlanmıyor. Asur Kralı Salmanassar, Siyah Obelisk’te, Tabal Ülkesi’ne yaptığı seferlerden söz ediyor: “Saltanatımın 22. yılında Tabal topraklarına indim... (şehirleri) yaktım, yıktım, ateşe verdim... 24 Tabal kralının hediyelerini kabul ettim (...) Saltanatımın 31. yılında (...) Tabal topraklarına indim (...) komşularıyla birlikte 22 şehri ateşe verdim, yaktım, yıktım (...)” İÖ 776 yılı dolaylarına tarihlenen Urartu yazılı kaynaklarındaysa bölge sadece, “Tuaetehe Soyunun (oğullarının) ülkesi” şeklinde tanımlanıyor.

Kapadokya’da Demir Çağı’nın sonlarında Kerkenes Dağı’nda kurulan kentin gün ışığına çıkarılan  kalıntıları arasında kuzeydeki Kapadokya Kapısı ile düzgün taş döşemeli geçit ve yol bulunuyor.
Kapadokya’da Demir Çağı’nın sonlarında Kerkenes Dağı’nda kurulan kentin gün ışığına çıkarılan  kalıntıları arasında kuzeydeki Kapadokya Kapısı ile düzgün taş döşemeli geçit ve yol bulunuyor.

Tabal Ülkesi’nden söz eden yazılı kaynaklar, küçük şehirlerin etrafında şekillenmiş, merkezi otoriteden yoksun bir siyasi modeli ortaya koyuyor. İÖ 9. yüzyılın ortalarına ait kaynaklarda, Tabal Ülkesi’nde bazen 22 bazen de 24 kral olduğundan söz ediliyor. Bu, aynı anda yönetilen bu kadar merkez ve yönetici/kral olduğu anlamına geliyor. Nevşehir, Acıgöl’deki Ağıllı Köyü’nde bulunan Topada Yazılı Kaya Anıtı ise açık bir şekilde İÖ 8. yüzyılın üçüncü çeyreğinde, Tabal Ülkesi’nin en az 12 ayrı kralının var olduğuna işaret ediyor.

Ancak Tabal Ülkesi’nin merkezi neresiydi, büyük kralı/yöneticisi kimlerdi, henüz tam olarak bilmiyoruz. Bölgedeki Topada (Acıgöl), Suvasa (Gökçetoprak), İvriz’de bulunanlar gibi hiyeroglifli yazıtlarda ve Asur kaynaklarında yerel krallar Ushitti, Urballa–Varpalavas, Tuhamme ve Urimme’den söz edilirken “Büyük Kral” olarak Wasusarma’nın adı geçiyor.

Topada Yazıtı: Wasusarma’nın Laneti... Nevşehir, Acıgöl’e bağlı Ağıllı Köyü’nde yer alan Topada yazıtı  2,83 metre yüksekliğinde, 2,95 metre genişliğinde. Kaya yüzeyi üzerindeki Luwi hiyeroglifli yazıt, Tabal Kralı Wasusarma’nın en kapsamlı yazıtı olarak
Topada Yazıtı: Wasusarma’nın Laneti... Nevşehir, Acıgöl’e bağlı Ağıllı Köyü’nde yer alan Topada yazıtı  2,83 metre yüksekliğinde, 2,95 metre genişliğinde. Kaya yüzeyi üzerindeki Luwi hiyeroglifli yazıt, Tabal Kralı Wasusarma’nın en kapsamlı yazıtı olarak

HUZUR YERİNİ KORKUYA BIRAKTI
Tabal Kralları içinde en fazla arkeolojik belge, Asur kaynaklarından tanınan Tukkana (Tuvana) Kralı Urbala’ya (Varpalavas) ait. Bu kralın Konya, Ereğli’ye bağlı İvriz Köyü’ndeki bir su kaynağı üzerinde fırtına ve üzüm bağlarının koruyucu tanrısı Tarhunzas’a tapınırken betimlenmiş 5 metre yüksekliğindeki kaya kabartması ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde korunan Bor stelindeki betimi üzerindeki ayrıntılar, Tabal krallarının sanat ve inanç dünyası hakkında fikir veriyor...

Anadolu’nun Demir Çağı’nda birdenbire höyük yerleşmelerinde karşımıza çıkan surların çevrelediği yeni kentler, stratejik değeri yüksek olan dağların kilit noktalarına inşa edilen kaleler, o dönemde huzurun, yerini korkuya bıraktığının göstergesi olabilir. Kültepe, Karahöyük, Sultanhan Höyüğü ve Yassıhöyük’ün surlarla çevrilmesi de Demir Çağı’na rastlıyor. Kululu, Çalapverdi, Göllüdağ ve Kerkenes ise aşılması zor dağlar üzerinde inşa edilmiş.

Demir Çağı’nın önemli dağ kentlerinden Göllüdağ da 2172 metrede kurulmuş. Öylesine planlı ve cetvelle çizilmişcesine düzenli bir yerleşim ki, şaşmamak imkânsız. Dar sokakları, büyük tapınak ve yönetim yapılarıyla dağın tepesinden Kapadokya Ovası’nı izliyor... Ulaşım zorluğu Göllüdağ’ın tahrip edilmeden kalmasını sağlamış...

Sulucakarahöyük’te sur duvarlarını destekleyen payandalar Demir Çağı’na tarihleniyor.
Sulucakarahöyük’te sur duvarlarını destekleyen payandalar Demir Çağı’na tarihleniyor.

Bölgede İÖ 7. yüzyılda yaşanan Kimmer istilalarıyla birlikte, yazılı kaynakların sustuğunu görüyoruz. Bu tarihlerde artık Tabal siyasi yapısı da iyice dağınık bir hal alıyor... İÖ 1. binyılın ortalarından itibaren bölgeye gelen Persler, bu coğrafyayı iyi, kaliteli atların yetiştirildiği yer anlamına gelen Katpatuka–Kapadokya “Güzel Atlar Ülkesi” olarak adlandırmış. Günümüzde peribacalarının arasında yapılan at turlarının dışında bölgede at görmek çok kolay olmasa da, ziyaret ettiğimiz kazı alanlarında çok miktarda ele geçen at kemikleri, Demir Çağı’nda Kapadokya Ovası’ndaki ulaşım hareketliliğine ışık tutuyor.

Kapadokya’da 19. yüzyılda başlayıp günümüze uzanan arkeolojik çalışmalar ise İÖ 1. binyılda, dağılan uygarlıkların ardından bu topraklarda tutunmaya çalışan krallıkların, bu kentlerde yaşayan insanların istilalardan korunmak için yaptığı savunma duvarlarının, onları korumaya çalışan süvarilerin ve bu kentler arasında dörtnala koşan güzel atların anısını günümüze taşıyor. 

*Şengül Aydıngün’ün yazdığı, Ayk Kökçü’nün fotoğraflandırdığı “Krallar, Duvarlar ve Atlar” adlı makalenin tümünü, National Geographic Türkiye’nin Aralık sayısında okuyabilirsiniz.