‘Türkiye Cumhuriyeti, geçmişten bir kopuştur’

Dünyaca ünlü Osmanlı-Türkiye tarihi uzmanı Feroz Ahmad, 1923 öncesiyle sonrası arasında bir süreklilikten ziyade kopuşun olduğunu belirtiyor.

23.09.2010 - 11:37

‘Türkiye Cumhuriyeti, geçmişten bir kopuştur’

Yaşayan en önemli modern Osmanlı-Türk tarihçilerinden Prof. Feroz Ahmad, ntvmsnbc’nin sorularını yanıtladı.

Kürt sorununu konuşarak başladığımız röportaj, Cumhuriyet’e ve onun kurucu ideolojisine dair bir sohbete dönüştü.

Çalışmalarını halen Yeditepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde sürdüren Ahmad’la söyleşimizin Ermeni meselesine dair ikinci kısmını da kısa bir süre sonra okurlarımızla paylaşacağız.

Kürt sorunu nasıl doğdu?
Geç Osmanlı döneminde Kürt sorunu mevcut değildi. Kürtler “Müslüman Milleti”nin bir parçasıydı. Jön-Türk döneminde bir Kürt sorunu yoktu, ön planda olanlar Kürt aşiretlerinin reisleriydi. Ve bunlar devletin merkezîleşmesinden hoşlanmıyorlardı. Devletin onlara yönelik vergi koymasından, bir takım başka vasıtalarla kontrol tesis etmesinden, yerleşik toplulukları taciz etmelerine engel olmasından hoşnut değillerdi.

Ermeni yerleşik topluluklarına saldırılar düzenlerlerdi ama sadece Ermenilere de değil. Yerleşik Kürtlere de saldırırlardı. Kürt aşiretleri bu dönemde yabancı güçlerin enstrümanları hâline geldi. Çok enteresan bir biçimde, söz gelimi Ruslar, Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya çalıştılar.

Nasıl yani? Ruslar Kürtleri Ermenilere karşı mı kullandı?
Evet. Kulağa garip geldiğinin farkındayım. Mesela 1914’te Bitlis’teki Ermeni toplumuna bir saldırı düzenlendi. Osmanlı hükümeti Ermenileri silahlandırdı. Başkent İstanbul Bitlis’ten çok uzaktaydı. Bölgeye hızlı bir şekilde asker gönderme şansı yoktu hükümetin. Hükümet Ermeni toplumunu silahlandırdı ve onlar da saldırgan Kürt aşiretlerini püskürttü.

Yanlış anlamadım değil mi, Osmanlı hükümeti Ermenileri silahlandırdı. Daha önce hiç böyle bir şey duymamıştım.
Osmanlı hükümeti son derece zayıftı. Devlet güçlü değildi. Her neyse, saldırgan Kürtler püskürtüldü ve bunların lideri Bitlis’teki Rus konsolosluğuna sığındı. Orada Dünya Savaşı patlak verene kadar kaldı. Bu ve benzeri olaylar bir bakıma savaşın sonuna dek sürdü.

Cumhuriyetin ilanıyla beraber aynı sorun devam etti. Cumhuriyet devleti merkezîleştirmek istiyordu. Bir ulus-devlet kurmak istiyordu. Kürt aşiret reisleri bunu istemediler. Buna bağlı isyanlar oldu. 1925’teki en çok bilinendir, sonra da bunlar devam etti. Kürt aşiret liderleri bir dereceye kadar parlamenter sisteme dâhil edildi, milletvekili yapıldılar. Aralarından bakan olanlar dahi çıktı.

Benim görüşüme göre Kürt sorunu 1960’larda yeni bir boyut kazandı. “Sorun” bu sefer aşiretlerden değil, eğitimli Kürtlerden kaynaklanmaktaydı. Ankara Hukuk veya Siyasal Bilgiler fakültelerinde eğitim gören Kürtlerdi bu kişiler. Kendilerini farklı bir kültürel topluluk olarak görmeye başladılar. O dönemi çok iyi hatırlıyorum zira Ankara’da yaşıyordum. Kendilerini Kürt diye değil, Doğu Kültür Dernekleri olarak adlandırıyorlardı (‘Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ olacak. Akabinde de isimleri ‘Devrimci Doğu Kültür Dernekleri’ oldu. – B.C.). Kürt sorunu “gelişmeye” devam etti ve 1980’ler itibariyle bir ayaklanmaya ve askeri bir soruna dönüştü. Ve bugünlere gelindi.

Kürt çevrelerinde şöyle bir tez vardır biliyorsunuz: Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalist liderlik Kürtlere özerklik sözü verdi, 1921 Anayasası’nın yerinden yönetimi mümkün kılan yapısıyla da uyumlu olarak. Ancak 1923’ten sonra, verilen sözler tutulmadı. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Bakın… Denir ki, Jön-Türk döneminde Türk milliyetçiliği vardı. Hâlbuki milliyetçilik değil, milliyetçiler vardı. Sayıları da azdı. İttihat ve Terakki’nin gerçek ideolojisi Osmanlıcılıktı. İmparatorluğu korumak istiyorlardı. Ve imparatorluğu milliyetçi olarak koruyamazlardı. Arapları, Anadolu Rumlarını, Ermenileri ve diğerlerini elde tutmaları gerekiyordu. Bunu sağlayacak olan da Osmanlıcılıktı. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken ise ortada imparatorluk kalmamıştı. ABD Başkanı Wilson “Dünya Savaşı sonrasında kurulacak olan devletler, ulus-devletler olacak” demişti. Türkler de bir ulusal ideolojiye gereksinim duydular. Ve Cumhuriyet, daha önce mevcut olmayan bu ulusal ideolojiyi yaratmaya koyuldu.

İmparatorluk zamanındaki lisan “Osmanlıca” diye adlandırılırdı. Osmanlıca gitti, Türkçe’yi yaratmak gerekti. Cumhuriyet bir dil reformu başlattı. Yazı reformu yapıldı. Dil Türkçeleştirilmeye başlandı. Bu 1935’e kadar devam etti. Yani Güneş-Dil teorisi ortaya atılana dek. O günlerde bir İngiliz oryantalist bu teori için der ki; “Dili Türkçeleştirmeye çalışanlar, Türkçe sözcükleri de Türkçeleştirir oldular. Bunu önlemek için Güneş-Dil kuramı ortaya atıldı. ‘Güneş-Dil’e göre bütün dünya dilleri Türkçe’den türemiştir. Dolayısıyla sözcükleri değiştirmenin gereği yoktur, çünkü onlar zaten Türkçe’dir”. Atatürk böylece dil reformunun aşırıya gitmesini durdurmak istemişti.

Uzun lafın kısası, söz konusu olan; bir ulus, bir ulusal dil, bir ulusal kültür yaratmaya yönelik kararlılıktı. Kemalistlerin yapmaya çalıştığı şey; ki burada Kemalist sözcüğünün altını çizmek istiyorum çünkü başka milliyetçiler de vardı, Terakkiperverler gibi…

Onlar da milliyetçiydi, değil mi?
Onlar da milliyetçiydi. Ama farklıydılar. Kemalistler Osmanlı toplumunu dönüştürüp onu artık ataerkil olmayan bir topluma dönüştürmek istiyorlardı. Diğer milliyetçiler ise, söz gelimi İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), ataerkil toplumu muhafaza etmek istiyorlardı. Kemalistlerin başlattığı süreç halen devam ediyor çünkü ataerkil olmayan bir toplumu reformlarla tesis edemezsiniz. Bunun için belki birkaç yüzyıl gerekmektedir.

Ataerkillik mevzuunda şunu söyleyemez miyiz: Kemalistlerin yaptıkları reformlar aslında İttihatçılar tarafından başlatılmıştı. Söz gelimi, doğru hatırlıyorsam, kadın öğrencilerin Darülfünun’a (İstanbul Üniversitesi) kabul edilmesi 1917’de olmuştu. Kemalistler İttihatçıların başlattığı şeyi devam ettirdi diyemez miyiz?

Kâğıt üzerinde. Büyük oranda kâğıt üzerinde. Cumhuriyetin kurulma sürecinde buna karşı bir isyan oldu. Şimdi adını hatırlayamadığım bir Şeyhülislam “kadın ve erkek öğrenciler birarada okumamalıdır, günahtır” diye karşı çıktı buna. Kadınlara haklarının verilmesi Türkiye’de büyük bir adımdır, ataerkilliğin üstesinden gelme çabaları bağlamında. Kamusal alan kadına açılmıştır. 1929’da düzenlenen ilk güzellik yarışmasının da arkasında kadınları kamusal alana taşıma arzusu vardır. Bu, Türkiye’deki belki de en devrimci değişimdi.

İttihatçılarla Kemalistler arasında olduğunu söylediğiniz derin farklılığın ataerkillik boyutu konusunda ikna oldum ama başka bir şey soracağım. Jön-Türklerin ideolojisi Osmanlıcılıktı dediniz. Peki Balkan Savaşı sonrasında, ve tabii 1. Dünya Savaşı sırasında, Türk milliyetçiliğinin resmen olmasa bile fiilen devletin resmi ideolojisi hâline geldiğini söyleyemez miyiz?

Yalnızca bir avuç Türk milliyetçisi vardı, “Türk yurdu” grubu gibi. Ama bakın, Balkan Savaşı sonrasında bile Arapları imparatorluğa bağlı tutmak çok önemliydi. Hiç kimse “hadi artık Araplardan kurtulup bir ulus-devlet kuralım” demedi. İTC’nin hedeflerine baktığınız zaman, bunların savaş esnasında daha bile emperyal bir hâle geldiklerini görürsünüz. Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı’na girişine dair en yaygın efsanelerden biri, hatalı bir karar verildiği ve savaşın kaybedildiğidir. Hâlbuki 1918 Yazı’na kadar Almanların savaşı kazanabileceklerini düşünüyorlardı. Almanlar 1918 Mart’ından Ağustos’a kadar son bir saldırı dalgası yürüttüler ve bunun sonucunda Almanya’nın Müttefiklere kendi istediği bir barış antlaşmasını dayatabileceği umuluyordu. Bu aynı zamanda Osmanlıların istediği türde bir barış anlamına gelecekti.

Almanlar İTC’ye sordular, savaştaki hedefleriniz nedir diye. Aldıkları cevaplar: Mısır’ı geri istiyoruz. Kıbrıs’ı geri istiyoruz. Arap bölgelerini geri istiyoruz… Osmanlı İmparatorluğu Batı devletlerinden farklıydı. Çünkü Osmanlı Devleti’nde bir anayurt yoktu. Ziya Gökalp’in meşhur şiirini herkes bilir: “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan”. Turan neresidir? Bir efsane.

Yani coğrafi bir bölge değil.
Değil.

Peki Müslüman bir burjuvazi, Müslüman bir sermaye sınıfı yaratma konusunda İttihatçılarla Kemalistler arasında bir devamlılık görüyor musunuz?
İttihatçılar bir Osmanlı burjuvazisi yaratmak istiyordu. Doğrudur, Müslümanlar imparatorlukta en zayıf unsurdu. Ancak İttihatçılar Rum ve Ermenileri de dışlamak istememişti. Mesela 1917’de ilk Osmanlı milli bankası kuruldu, İtibar-ı Milli Bankası. İstanbul’daki Ermeni toplumu, daha doğrusu o toplumun bankerleri vesaire, bunun arkasındaydı. Osmanlı İmparatorluğu hayatta kalabilseydi bu insanlar önemli roller oynayacaklardı. Ama doğru, İttihatçılar Müslüman bir burjuvazi yaratmak istediler. Çünkü Müslümanlar uzun süre bu faaliyetlerin dışında tutulmuştu. Asker oluyorlardı, idareci oluyorlardı…

Sorunuza dönecek olursak, elbette tarihte devamlılık vardır, keskin kopuşlar yoktur. Ama tarihçi bir konuyu incelerken şunun cevabını arar: Hangisi baskındır, süreklilik mi yoksa kopuş ya da değişim mi? Ben Cumhuriyet’te ikincisinin baskın olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet’i kuranlar bir önceki dönemin Jön-Türkleriydi, bu doğru. Mustafa Kemal de öyleydi. Almanya’da da 1945 sonrası başa geçen insanların çoğu eskiden Nazi’ydi. Bugünkü Papa, Hitler’in gençlik teşkilatının üyesiydi. Ama bu onu Nazi yapmaz.

Dolayısıyla, mühim olan bireyler değildir, bireyler değişir. Cumhuriyet kurulduktan sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan pek çok kişi Halife’nin Cumhurbaşkanı olmasını istiyordu (Hilafet Mart 1924’te, yani Cumhuriyet’in ilanından sonra kaldırıldı – B.C.). Halife’nin İslam dünyasındaki ağırlığının Yeni Türkiye’ye büyük bir prestij sağlayacağını düşünüyorlardı. Ama Mustafa Kemal, “Hayır, geçmişten kopmalıyız, bu devamlılığı istemiyoruz” dedi. Bu devamlılık hâlinde reformlar yapılamazdı, ataerkil toplum yapısı devam ederdi. Cumhuriyet’te değişim baskındır, kopuş baskındır.

  • Etiketler :

Sayfa Yükleniyor...