Her dönemin ikonlaşan isimleri vardır. Facebook filmi ‘The Social Network/ Sosyal Ağ’ın yönetmeni David Fincher da 90’lar denildiği zaman ilk akla gelen isimlerden.

90’lar kuşağının başucu filmlerinden ‘Fight Club’ bile onu sevmek için yeterli sayılabilir ama Fincher bununla sınırlı kalmayacak bir yeteneğe ve filmografiye sahip.

İlk başyapıtı Seven’la dikkati çekse de o aslında reklam filmleri ve video kliplerle adını çok önceden duyurmuştu. Beyazperdedeki başlangıcı ise ‘Alien 3’ ile oldu.

ALIEN3: KÖTÜ BAŞLANGIÇ
Daha önce Ridley Scott ve James Cameron tarafından yönetilen serinin üçüncü halkasının başına geçmek, yeni bir yönetmen için biraz cesaret isteyen bir işti, keza ilk iki Alien, türün başyapıtları arasındaydı. Sonuç da istenildiği gibi olmadı ve Fincher’ın filmi iki filmle kıyaslanmayacak kadar başarısız bulundu.

'Alien3', Scott ve Cameron’ın ‘Yaratık’larının yanında biraz sönük kalıyordu ama bugünden bakınca Fincher’ın anlatım ve atmosfer yaratmaktaki ustalığını görmenin mümkün olduğu bir film. Yine de kendisi bile ‘Alien3’ten memnun olmadığını dile getirmişti. Zaten Fincher’dan bahsedilirken Alien 3’ün atlanmasının sebebi usta yönetmenin sonraki filmlerinin başarısıdır. Fincher, İkinci filmi olan 90’ları değiştiren modern klasiklerden ‘Se7en/Yedi’ ile adını kazımaya başladı.

Unutulmaz sahne: Tabii ki Ripley ile 'Yaratık'ın ilk karşılaştığı an.

SE7EN: AŞILAMAYAN BAŞYAPIT
‘Yedi’yle türü tamamen değiştiren, aşılması kolay olmayan bir filme imza atan Fincher, sinemanın klasikleşen kalıplarını da kırdı. Polisiye gerilim türünün tüm özelliklerini kullanırken atmosferiyle ve hikayesiyle kara film için biçilmiş kaftandı.

Yedi ölümcül günaha uygun cinayetler işleyen bir katilin hikayesini anlatan Andrew Kevin Walker imzalı senaryonun matematiği çok iyi işliyor ve bu matematiği Fincher en iyi şekilde peliküle aktarıyor; dramatik yapıdaki kusursuzluğu filmin ruh haliyle birleştiriyor. Karakterlerin ruh halleri adeta filmin karamsarlığıyla örtüşüyor ve ortaya karamsar, yağmurlu, karanlık bir film çıkıyor. Kara film tarihinde özel yere sahip olan bu görsellik Fincher’ın alameti farikası da denilebilir - ama Tarantino’ya göre ‘Yedi’ ‘Pulp Fiction’dan etkilenmiştir – Fincher, ‘Yedi’de yedi ölümcül günah üzerinden sistemi de kurcalıyor ve şehirdeki yozlaşmayı anlatırken bu günahlar üzerinden bir okumaya imkan veriyor. Morgan Freeman, Brad Pitt ve özellikle Kevin Spacey’nin performansları da filmin kusursuzluğuna katkı yapıyor.

Sonuçta, 'Yedi' hala aşılamamış bir başyapıt olarak önümüzde duruyor. 1995’ten sonra çok fazla polisiye gerilim seyirciyle buluştu ve neredeyse hepsi ‘Seven’ın izlerini taşıyordu ve hiçbiri onun yanına bile yaklaşamadı.

Unutulmaz sahne: John Doe adlı katilin 'dedektif' diye bağırarak teslim olduğu sahne ve final.

OYUN: HER ŞEYİ OLAN BİR ADAM
Fincher ‘Seven’ gibi bir başyapıtın ardından ne çekse beğenilmeyecekti! ve öyle de oldu. ‘The Game/ Oyun’ çok iyi eleştiriler almadı ama başka bir yönetmenin başyapıtı olacak kadar artıları olan bir filmdi.

Sürpriz finali, dur durak bilmeyen temposu, kusursuz atmosferi ve ‘Yedi’deki gibi usta işi bir kurguyla ‘Oyun’ Fincher’ın sinemasının birçok özelliğini barındırıyor aslında.

‘Her şeyi olan bir adama ne hediye edilebilir?’ fikrinden yola çıkan John D. Brancato, Michael Ferris imzalı senaryo zaafları olmasına rağmen iyi bir hikaye kurgusuna sahip. Kardeşinden doğum gününde aldığı hediye ile hayatı değişen Von Orton’ın başına gelenleri Fincher’ın hızlı ve seyirciyi oturduğu yere çivileyen anlatımıyla izlemek büyük keyif. Bazı yerler zorlama gibi gelse de özellikle flashback sahneleri filmin gücünü artıyor. Usta yönetmen burada da, varlıklı bir adam üzerinden, modern insanın yalnızlığına vurgu yapıyor ama bu vurgu puzzle gibi birleşen gerilimli hikaye altında eziliyor. Sean Penn’in tabii ki değil ama Michael Douglas’ın en iyi performanslarından birini verdiğini de belirtmek gerekir. ‘Oyun’ küçük zaaflarına ve ‘Yedi’nin altında ezilmesine rağmen 90’ların iyi gerilimleri arasında rahatlıkla sayılabilir.

Unutulmaz sahne: Meksika'da uyanma ve final

DÖVÜŞ KULÜBÜ: KÖLELEŞEN TOPLUMA UYARI
‘Fight Club/ Dövüş Kulübü’ kesinlikle 90’lar kuşağının manifestosu. Sadece ‘Dövüş Kulübü’ değil aynı dönemde gösterime giren ‘Dark City’, ‘Existenz’, ‘Matrix’, ‘Pleasantville’ gibi filmler de bu manifestonun birer parçasıydı. Ama bunu en sert şekilde dile getiren ve doğrudan kapitalizmin araçlarını hedef alan ‘Dövüş Kulübü’, başucunuzda Naomi Klein’in ‘No Logo’suyla yan yana durabilir ki, zaten sistemle sorunu olan kitapların yazarı Chuck Palahniuk’un romanından uyarlanmıştı.

Tüketim toplumuna, orta sınıfın hayat tarzına, konforuna, modern hayatın imkanlarına ağır eleştiriler getiren, insanları kişiliksizleştiren, köleleştiren sistemi deşifre eden metni Fincher kusursuz bir şekilde sinemaya uyarladı.

Görselliği, atmosferi ve kurgusuyla kimsenin yanına yaklaşamadığı ‘Yedi’yi, Fincher yine kendisi aştı ve üzerine en fazla makale yazılan filmlerden birini ortaya çıkardı. Özelde Amerikan toplumunu, genel olarak kapitalizmi, büyük markaları, kredi şirketlerini, bankaları vs. topa tutarken bağımlılıklarımızdan kurtulmamızı deklare eden 'Dövüş Kulübü' ‘apolitik bir kuşağın’ sisteme karşı manifestosu oldu adeta.

‘’Ezmeye çalıştığın insanlar aslında bağımlı olduğun insanlardır. Sizin çamaşırınızı yıkayıp, yemeğinizi yapan ve servis eden bizleriz. Yatağınızı biz yapıyoruz. Uyurken sizi biz koruyoruz. Ambulansları kullanıyoruz. Telefonlarınızı bağlıyoruz. Biz aşçılarız, taksi şoförleriyiz ve sizin hakkınızda her şeyi biliyoruz. Sigorta taleplerinizi ve kredi kartı giderlerinizi biz işleme koyuyoruz. Hayatınızın her bölümünü biz kontrol ediyoruz.

Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.”

Fincher usta işi anlatımıyla, görselliğiyle, ikonlaşan karakterleriyle, replikleriyle, finaliyle ve Brad Pitt, Edward Norton gibi yıldızlardan aldığı performansla eşi benzeri olmayan bir filme daha imza attı. Artık onun her filmini beklemek farz olmuştu.

Arada video klipler ve reklam filmleri çeken usta yönetmen 2002 yılında sinemaseverler ve onun filmlerini deli gibi bekleyen hayranları karşısına ‘Panic Room/ Panik Odası’ ile çıktı.

Unutulmaz sahne: Tyler Durden ile gerçek tanışma.

PANİK ODASI: GÖRSEL NUMARALAR
‘Panik Odası’ da ‘Oyun’un yaşadığı talihsizliği yaşamak zorundaydı. Sinema tarihine geçen bir başyapıtın arkasından gelmişti. Ve 'Dövüş Kulübü' gibi bir filmden sonra çok zayıf kalmıştı.

Ama aslında 'Panik Odası' da birçok yönüyle ustanın elinden çıktığı belli olan bir film; David Koepp imzalı hikaye tek bir mekanda geçiyor. Kızıyla birlikte Manhattan’da 4 katlı bir ev satın alan Meg ve evin bir önceki sahibine ait 22 milyon doları almak için eve giren 3 silahlı hırsız arasındaki gerilim film boyunca bir dakika bile azalmıyor. Fincher’ın kamera kullanımı ve kurgudaki ustalığı ‘Panik Odası’nda da dahiyane bir biçimde kendini gösteriyor.

Panik odası, evin merdivenleri ve odalar arasında geçen bu dar mekan geriliminde, tempo bir an olsun düşmüyor ama düz hikayesi, derinliksiz karakterleri ve özellikle sıradan finaliyle Fincher başyapıtlarının çok uzağında kalıyor. Jodie Foster’ın oyunculuğu ortalamanın üstünde ama geriye en çok Fincher görsel numaraları kalıyor.

Unutulmaz sahne: Kızının ilacı için panik odasından çıkan Meg'in hırsızlar farketmeden tekrar geri dönmeye çalışması.

ZOIDAC: YENİ BİR YEDİ Mİ?
‘Panik Odası’ndan sonra Fincher gerilime devam dedi ve gerçek bir seri katil öyküsünden uyarlanan ‘Zodiac’a el attı. Herkes seri katil hikayesi olması sebebiyle yeni bir ‘yedi’ bekliyordu ama ‘Zodiac’ta Fincher beklentilerin aksine – ve yeni bir ‘Yedi’ olmayacağını en iyi o bildiği için – gerçekte de asla yakalanmadığı düşünülen Zodaic katilinin yakalanmasını değil, o süreci anlattı.

Kurbanlar, şifreli mektuplar, ipuçları arasında bir gazeteci, polis ve katilin hikayesi aslında Zodiac. Fincher, son üç filmin aksine daha dingin bir tonda ama yine eşsiz bir görselliğe imza atıyor. Karanlık tonuyla karakterlerin yaşamlarını da hikayeye dahil eden Fincher gerilime çok az yer verse de film boyunca o gerilimi hissettirmeyi başarıyor. Özellikle Graysmith’in bodrumdaki korkulu dakikaları Fincher’ın nasıl güçlü bir sineması olduğunu gösteren küçük bir sahne. 70’leri çok iyi yansıtan ‘Zodaic’ta üç başrol oyuncusu Jake Gyllenhaal, Mark Ruffalo ve Robert Downey Jr. da gayet iyi oynuyor.

Unutulmaz sahne: Bodrumdaki şüpheli bekleyiş.

BENJAMIN BUTTON: İMKANSIZ BİR AŞK
‘Dahi yönetmen’in bir sonraki film ise sadece hikayesiyle bile heyecan vericiydi. Edebiyat ve sinema tarihinin en ilgi çekici karakterlerinden olan Benjamin Button’ın hikayesiydi. F. Scott Fitzgerald aynı adlı romanından uyarlanan ‘The Curious Case of Benjamin Button/ Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi’ yaşlı doğup bir bebek olarak hayatı sona eren Benjamin’in hikayesini anlatıyordu.

Zaman, tesadüfler ve büyük bir aşk etrafında şekillenen film klasik aşk öykülerinden tamamen uzakta, başka bir hikayenin peşinde seyrediyor. Toplumsal olayların bir tablo gibi arkasına alarak epik bir aşk öyküsü anlatıyor Fincher. Fantastik ve imkansız bu aşk öyküsü yine de sadece Benjamin’in öyküsü.

Fincher bu büyük hikayeyi olabildiğince ‘büyük’ bir şekilde anlattı. Uyarlanması zor olan bir hikayenin altından başarıyla kalktı ama ‘Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi’ Fincher’ın filmografisindeki en farklı film oldu.

Unutulmaz sahne: Benjamin'in yaşlı Daisy'den ayrıldığı an.

SOSYAL AĞ: NEFRET EDİLESİ ZUCKERBERG!
Ve Fincher şimdi 'The Social Network/ Sosyal Ağ' ile karanlık slonlarla buluştu. Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in hikayesini anlatan film, Fincher'ın ustalığından çok uzakta seyrediyor.

Birçok açıdan ele alınabilecek filmde iyi-kötü ayrımının altının kalın bir şekilde çizilmesi (Özellikle Zuckerberg'in kötülüğü gözümüze sokuluyor) ve Fincher'ın sıradan bir hikaye anlatmanın ötesine gitme imkanı olsa da gitmemesi, 'Sosyal Ağ'ı klasik stüdyo filmlerinden biri kılıyor.

‘’Ve o anda, her şeyin, tabancanın, bombanın ve devrimin Marla Singer adında bir kıza ilgili olduğunu fark ettim.’’ 

Dövüş kulübü'ndeki bu replik 'Sosyal Ağ için de kullanılabilir, çünkü Zuckerberg'in Facebook yolculuğunun da kız arkadaşından ayrılmasıyla başladığını görüyoruz ve son sahnede bile durum değişmiyor.

Aslında Facebook Fincher sineması için gayet uygun bir kurcalama alanı sunuyor ama Fincher o sulara girmemeyi tercih ediyor ve sonuçta küçük bir hayalkırıklığı yaşatıyor. Gişede de çoğu fincher filmi gibi 'orta karar' ilerliyor. ABD'de şu ana kadar 72 milyon dolar hasılat elde eden 'Sosyal Ağ' Türkiye'de 74 kopyayla gösterime girdi. Fincher'ın bir önceki filmi 'Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi' Türkiye'de 465 bin kişi tarafından izlenmişti.

Bir sonraki projesi de Fincher hayranlarını çok sevindirmedi aslında. 'Ejderha Dövmeli Kızın' Hollywood uyarlamasının başına geçen Fincher, kısa sürede o kadar iyi filme imza attı ki, artık beklentileri aşağıda tutmak mümkün görünmüyor.