Bu yazı, ilk bakışta pek az insanın ilgisini çekmeye aday, fazlasıyla “teknik” duran bir konuyla ilgili. Ama bu, konunun önemini azaltmıyor. Türkiye’deki akademik yaşamla ilgili hayati bir sorunla, hatta tehditle karşı karşıyayız ve bu tüm Türkiye yurttaşlarını, ülkenin geleceğini alâkadar ediyor. Üniversitelerin yaptıkları iş (araştırma, “bilim üretme” vs.) kamusal bir görevdir zira.

ABD’de New Orleans Üniversitesi’nde bilgisayar bilimleri alanında doktora yapan Ahmet Murat Eren dedektif titizliğiyle ve bilimsel şüpheciliğin hakkını vererek bir araştırma yapar. Eren’in bulguları, akademide –az sonra kullanacağım tabirler caizse– çakma konferanslarda sunulan uyduruk tebliğlerin ve çakma yayınlarda çıkan uyduruk makalelerin özellikle taşra üniversitelerinde kimilerinin basamakları hızlı hızlı tırmanarak doçent ve profesör olmalarına katkı sağladığından şüphe etmemizi gerektiriyor.

Eren’in tespitlerine aşağıda daha ayrıntılı değineceğiz. Burada bir özet geçelim. ICGST ve WASET gibi oldukça şaibeli kuruluşların düzenledikleri konferanslarda yahut çıkardıkları yayınlarda, bilimsel açıdan yerlerde sürünen, vasatın çok altında tebliğ ve makaleler sunulmakta, yayınlanmaktadır. Üstelik öyle örnekler vardır ki, söz gelimi şu anda taşradaki bir vakıf üniversitesinde dekan olarak görev yapan bir profesör 2004’te Çanakkale’de düzenlenen bir konferansta tam 7 makale birden sunmuştur. Bu makalelerin tamamı, birden fazla yazarın kaleminden çıkmadır. Ve söz konusu profesör hepsinin ilk yazarıdır, ismi başta yer almaktadır. CV’de ne kadar etkileyici durduğunu (tabii ilk bakışta) siz tahmin edin.

A. Murat Eren’in araştırmaları üzerine Sefa Kaplan Hürriyet gazetesinde bir takip yazısı yayınlar. Yazıda Kaplan, WASET adlı kuruluşun deyim yerindeyse ipliğini pazara çıkarır: “Hayli şık, içeriğiyle göz dolduran bir site (…) Ancak biraz araştırınca, sitenin makalenizi uluslararası dergilerde yayınlanmış gibi, sizi de katılmadığınız uluslararası konferanslara katılmış gibi gösterdiğini öğreniyorsunuz. Parayı bastıran da bunları CV’sine ekleyip doçent veya profesör oluyor”.

Kaplan’ın Hürriyet’teki yazısı, Eren’in daha önce NTV Bilim dergisinde çıkan bir makalesini temel alıp bunun üzerine yeni bilgiler koyuyor. Eren, NTV Bilim’de, az önce bahsettiğimiz “bir konferansta 7 makale” vakasını hatırlatan bir diğer makineli tüfek misali bilimsel üretim(!) örneğine değinmiş: “WASET’in matematik alanındaki sözde dergilerinde bir yılda tam 14 makale yayınlamış olan bir akademisyen hâlâ Uludağ Üniversitesi’nde görev yapıyor”.

SERİ ÜRETİMİN SIRRI!
Konunun takipçisi olan Sefa Kaplan, bu fevkalade üretken bilimadamını buluyor ve ona mevzuyu soruyor. Prof. Ahmet Tekcan, “WASET grubu dergilerinde 2007’den itibaren 14 makalem bulunmaktadır ve bunların büyük bir kısmı da bölümümüzdeki arkadaşlarımızla yaptığımız ortak çalışmalar. WASET ile ilgili haberleri duyduktan sonra da buraya makale gönderme işine son verdim” diyor. Kaplan’ın matematik gibi bir alanda bu kadar kısa sürede 14 tane makale yayınlamayı nasıl becerdiğini sorması üzerine ise sağlam bir altyapıyla bunun mümkün olduğunu savunuyor Prof. Tekcan.

İKİ SAYFALIK DEV ESER
Yalnızca Google aracılığıyla yapılan bir araştırma bile pek çok şeyi ortaya koyuyor. Önümüzdeki Nisan ayında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde “Uluslararası Bilişim Konferansı” adıyla düzenlenecek etkinliğin ilki 2004’te Çeşme’de tertiplenmiş. Nisan ayındaki konferansın eşbaşkanı Prof. Ali Okatan yedi yıl önce Çeşme’de toplanan konferansın da başkanlığını yürütmüş. Bir de makale sunmuş. Bu bilimsel makale, sıkı durun tam 2 (iki) sayfa! Üstelik Okatan’ın yanı sıra iki kişinin daha imzasını taşıyor. Üç bilimadamı sıkı bir çalışmayla tam iki sayfalık bir eser ortaya koymuş! (Nasıl olsa CV’lerde, listelenen makalelerin kaç sayfa olduğu belirtilmez…)

“CHICKEN TRANSLATION” İNGİLİZCESİ
A. Murat Eren’in dikkat çektiği meseleye, ABD’den yayın yapan Turkish Journal sitesinin Kaliforniya temsilcisi Işıl Öz de eğilir. Gazeteci Öz, Eren’in eski tarihli bir yazısında şüpheyle ele aldığı, 2005’te Kahire’de düzenlenen bir konferansta Türkiyeli bir bilimadamınca sunulan (gerçekten böyle bir konferans düzenlendiyse tabii!) makaleyi mercek altına alır. Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Lale Akarun’dan, söz konusu makaleyi okuyup yorumlamasını ister. Akarun’un değerlendirmesi fevkalade düşündürücüdür:

“Bildiri Türkçe yazılıp Google Translate gibi bir çevirici ile İngilizceye çevrilmiş olabilir. Hani şöyle e-mailler alıyoruz ya: “Ani ver para banka hesap gösterilen yoksa ölüm”; bildirinin dili bu lezzette. Gerçi artık bilimsel makalelerde bu çok sık rastlanan bir durum oldu.

Tabii bildirinin geri kalan kısmı da (…) hiç bir özgün değer taşımadığı gibi, yazımı, metodolojisi, literatür taraması, vs. açısından hiç bir tutar tarafı yok; bir öğrenci ödevi olarak geçer not alabilecek kalitede değil.

ŞAKA GİBİ BİLDİRİ
Böyle bir bildiri bir hakemin önüne gelse, fazla zaman harcamadan red kararı verdiği gibi, bunun bir şaka olduğunu da düşünebilir. Ben de hala “acaba öyle mi?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum (…) Hızla yeni üniversiteler kurulması nedeniyle çok büyük bir öğretim üyesi ihtiyacı var; bu büyük bir baskı yaratıyor. Yeni üniversitelerde açılan doktora programlarının kalitesi denetlenemiyor; konulan yayın kriterleri ise bu sayıları tutturmak için içeriğin değil, sayının öne çıkmasına neden oluyor”.

Evet, sorunun temelinde yer alan etmenlerden biri de, Anadolu’nun her yerinde pıtrak gibi açılan üniversitelerden kaynaklı öğretim üyesi açığı gibi görünüyor. Strasbourg Üniversitesi’nden Dr. Nihal Engin Vrana, ISI Web of Knowledge adlı, uluslararası güvenilirlik ve geçerliliğe haiz indeksleme sistemindeki verileri inceliyor. Şu sonuçlara varıyor Vrana; ülke başına yayın sayısı ve yayın başına atıfta Türkiye; İran, Rusya ve Çin gibi ülkelerle büyük oranda aynı sınıfta yer alıyor. Bu ülkelerin ortak özelliği nedir peki? Vrana’nın gözüne iki şey çarpıyor;

PROPAGANDASI, GERÇEKTEN GELİŞMEKTEN DAHA KOLAY
“Birincisi, makale sayısına verilen önemin özellikle gelişmekte olan ülkelerin bilimsel çıktısına verdiği zarar (yani nitelikten çok niceliğe önem verilmesinin yan etkileri). İkincisi de, gelişmişliğin propagandasına, gerçekten gelişmekten daha çok önem veren ülkelerin (ki bence, Türkiye altyapısını oluşturmadan üniversite açma konusundaki iştahıyla bu grupta Çin, Rusya ve İran gibi ülkelerle beraber yer almaktadır) bazı verileri şişirmek için gösterdikleri çabanın bir bumerang etkisiyle onları başka önemli verilerde nasıl aşağıya ittiği”.

MESELE ÜNİVERSİTE “AÇMAK” DEĞİL, KURMAK
Üniversite kurmakla AVM yahut otoyol açmak arasındaki farkı idrak edemeyenler Anadolu’nun her yerine üniversite “açmakla” övünmeye devam ededursun. Bir üniversite diplomasına sahip olmanın doğru dürüst bir işe girebilmenin ön-şartı hâline geldiği (ama kesinlikle yeter-şart olmadığı) ülkemizde, bir yandan popülist baskılarla eldeki iyi üniversitelerin kontenjanları arttırılıyor (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde sınıflardaki yüzlerce öğrenciye hocaların devasa amfilerde hoparlörle ders anlattığı söylenirdi bir zamanlar).

Diğer yandan ise Anadolu’da niteliksiz tabela ve yarı-tabela üniversiteleri açılıyor, buralardaki kadro açığına da YÖK’ün genç akademisyen adaylarını Anadolu’da öğretim üyesi veya asistan olmaya zorlayan politikalarıyla çözüm bulunmaya çalışılıyor. Köklü ve/veya nitelikli üniversitelere son derece yetersiz sayıda yeni kadrolar veriliyor. Tüm bu çarpıklıklar ile koca koca profesörlerin CV’lerini deterjanla köpürtmeleri arasında bir ilişki olmalı. Türkiye’deki akademik düzeni Nihal Engin Vrana güzel özetliyor:

“Burası Kurtlar Vadisi, burada yılda 50 bin makale yayınlanıyor”.