Ölülerini neden evlerinin altına gömüyorlardı? Ana Tanrıça inançları var mıydı, varsa bu inancın temeli neydi, yoksa bulunan ana tanrıça figürinleri neyi ifade ediyordu? Sınıfsız bir toplum olarak kalmayı nasıl başardılar? Bu mega kent nasıl çöktü?

Çatalhöyük’ün hikayesi, James Mellaart’la 1961 yılında başlar. O zamana kadar hiç görmediği duvar resimleri ve mimari kalıntılar karşısında şaşkına dönen Mellaart, bu karşılaştıklarıyla Anadolu Neolitiğinin kapısını aralar. Bereketin ve doğurganlığın sembolü olarak iki leopar tarafından korunan ana tanrıça, evlerin içinde tespit edilen boğa başları ve sokakların oluşmasına imkan vermeyen birbirine bitişik evler muhteşem bir Neolitik kentin varlığını sunar.

Bu bilgiler Londra’da bir gazetede yayınlandığında tüm dünyanın gözü Anadolu’ya, Konya’nın küçük bir kasabasına, volkanik Hasan Dağı’nın eteğine çevrilmiştir. Çatalhöyük bir anda dünyanın en önemli yerleşimleri arasına girer ve gelecek yıllarda da bu ününü hiç kaybetmez.

Çatalhöyük’ün ikinci dönem öyküsü ise Ian Hodder’ın 1995 yılında Çatalhöyük’e gelmesi ile başlar. Hodder, hem Mellaart’ın bulduklarını anlamak hem de bu bulguların devamını sağlamak amacıyla Çatalhöyük’te uluslararası bir kazı dönemi başlatır. Ana tanrıça kültünün olmadığını, başlangıçta dağınık olan evlerin nüfusun artışıyla birlikte sıklaştığını ve mahallerin geliştiğini, Çatalhöyük’ün son zamanlarında üretim sıkıntısı nedeni ile dağılma yaşandığını öne sürer. Çatalhöyük insanları kadın, erkek, çocuk, yaşlı arasında hiçbir statü ve sınıf farkı olmadan yaşayan ve toplu ziyafetler veren bir tarım topluluğu olarak tanımlanır. Ölülerini yaşadıkları evlerin altına gömerler ve çoğunlukla bu ölüler ile genetik bir bağları bile bulunmaz.

Aktüel Arkeoloji Dergisi 2016 yılının ilk sayısında, hem Anadolu hem de uygarlık tarihi açısından son derece önemli olan Çatalhöyük’ü, bu Neolitik mega kentte yaşayan toplumu, bu toplumun tarım faaliyetlerini, inanç sistemlerini bütünüyle ele alıyor.