1.Orlando'nun sihri nerede?

Sezon başından beri ligin zirvesine ortak olduğu halde Orlando Magic için benim de aralarında olduğum pek çok kişi “Play-off takımı değiller. Oradaki ortamda başarılı olamazlar” diyordu. Peki ne oldu? Yanıldık. Peki nerede yanıldık? Ve Orlando nasıl finale taşındı? Üstelik çok önemli bir parçası Jameer Nelson'ın yokluğuna rağmen.

İsterseniz şöyle biraz geriye gidelim. Çok değil 3 hafta öncesine. Orlando, Boston Celtics'e serinin 5. maçında yenilerek 3-2 geriye düşmüş, takımın yıldızı Dwight Howard “Bana yeterince top gelmiyor. Bu da koçların sorumluluğu” başlıklı bir demeçle tipik bir ‘işler kötü gidince sukoyveren takım' resmi çizmişti. Hakikaten o ana dek, zayıf bir Phialdelphia takımına karşı 2-1 geri düşmüşler, Garnett'siz, Powe'suz, sakat sakat oynayan Paul Pierce ve Ray Allen'ın döküldüğü bir seride Eddie House, Glen Davis, Kendrick Perkins'in önderliğindeki bir Boston'a karşı neredeyse havlu atmışlardı.

Kırılma noktası o maç oldu. Olmaları gerektiği kadar iyi olamayan bir takımdan ve başta olması gerektiği kadar etkili olmayan bir süper yıldızdan Dwight Howard'dan bahsediyoruz. Her işte bir hayır varmış gerçekten. Sporculuğa pek sığmayan ve çok kötü zamanlamayla yapılan bu açıklama Orlando'nun kaderini değiştirdi belki de. Howard herkes tarafından açıkça ayıplandı. Genel tepki ‘Sen oyununa bak. Perkins seni denize döküyor. Maçın yarısını uyurgezer gibi geçiriyorsun' oldu. Ertesi gün gelen tepkiler üzerine “Bu olaydan ne öğrendin?” sorusuna “Çenemi kapalı tutmayı” demişti.

Ancak o olaydan sonra tamamen kendini oyuna verdi Howard. Keza kaybedecek bir şeyi kalmayan Orlando da. Baskı böyle bir şeydir işte. Kimini ezer suyunu çıkartır. Kimini ezer ortaya bir elmas çıkartır.

Aslında Orlando NBA'in en modern basketbolunu oynayan takımı. Bugün takım oyunu olarak bakıldığında Avrupa, NBA'in çok önünde. Teknik taktik anlamda Avrupa basketbolu bu oyunun en öncü, en yenilikçi, en modern yapısına sahip. Peki Avrupa'da iyi takımların kaçı iki hareketsiz uzunla oynuyor. Hiçbiri. Bu seneki Final Four'a bir bakın. Bütün takımlar hareketli görece daha az kuvvetli ama çabuk 4 numaralarla oynadılar. Artık sahada 4 hareketli oyuncu şart. Bunların mümkünse hepsinin pas ve şut yetenekleri olmak zorunda. Basit bir matematik sorusu aslında. ÖSS'de çıkabilir. Permütasyon/kombinasyon meselesi. İki takım düşünün bir tarafta 4 oyuncu her yerden tehdit yaratıyor, bir tarafta tehditlerin yeri sayılı ve sınırlı. Daha çok opsiyon, daha çok ve farklı fırsat demek. Daha geniş alana yayılan bir oyun sayesinde sıkışmayı mümkün olduğunca ortadan kaldırmak, kapanan her opsiyonun yerine yenilerini açmak demek. 4 oyuncunun çabukluğu savunmada yaşanan kuvvet eksikliğini de kapatan hızlı ayaklar, yardımlar anlamına geliyor. Modern basketbol en verimli böyle oynanıyor. Basketbol her gün değişip, gelişiyor. Aynı elektronik sektörü gibi. Bugün aldığınız bilgisayar iyi çalışıyor. Sizi de uzun süre götürür ama daha siz Pentium'dan Core 2 Duo'ya geçene kadar yok Penryn yok Core Quad çıkıyor. Hepsi biraz daha verimli ve daha iyi. Aynı şu anda oynanan basketbol sistemin eskisinden üstün olması gibi. Veya daha yakın bir örnek. 4-2-4, 3-5-2 tarih sayfalarında yerini alırken, bir zamanlar Beckenbauer'i efsane yapan bir libero pozisyonu varken, şimdilerde ‘tek ön libero mu, çift çapa mı?' deniyor. Hatta Barcelona geliyor ‘Benim ön liberolarım aynı zamanda 10 numara, alın size Xavi-Iniesta' deyiveriyor.

Ancak Orlando'nun bu modern yapının içini dolduracak oyun karakterine sahip olmadığı düşünülüyordu (en azından ben öyle düşünüyordum). Yeni teknolojiyi kullanmak da zor malum. Howard'ın maç içinde dalıp gitmesi. Lewis'in neredeyse umursamazlık sınırındaki donukluğu, Lee'nin çaylaklığı, Nelson'ın sakatlığı, Alston'ın istikrarsızlığı hep soru işaretleriydi. Ancak ne zaman Howard maç içinde dalıp gitmeyi bıraktı takımda küçük çaplı bir devrim oldu sanki. Play-off'un ilk 11 maçındaki Orlando ile son 8 maçtaki arasında dağlar kadar fark var.

Öncelikle NBA'de çok nadir görülen bir oyuncu kadrosuna sahipler. Tamamen birey başarısı üzerine kurulu NBA basketbolu (hatta buna Amerikan hayat tarzı demek lazım) herhalde hiç bu kadar egosu düşük oyunculardan kurulu bir takım görmemiştir. Howard başta olmak üzere, Lewis'in, Hido'nun egosu sıfır neredeyse. Topu, oyunu paylaşmaktan hiç gocunmuyorlar. Özellikle kontrat senesinde olan ve yaptığı her hareket gelecek 5 yılda yaptığı işten kazanacağı parayı etkileyecek olan Hidayet, bu ortamda bile o denli rahat ki. Zaten hep söylüyoruz. Takım paylaştığı zaman Hido'nun oyunu da yükseliyor. Elbette memnun olur. Bunun tek istisnası Alston. Ama o da dizginleri Hido'ya bırakarak, toptan uzak kalması sağlanarak idare ediliyor. Hatta onların ‘play-off takımı olamayacağı' iddiasının (iddiamın) temelinde de bu egosuzluğun, farkındalık ve kazanma hırsını zedeleyeceği düşüncesi vardı. Boston serisinde o farkındalık, istek de geldi. Sonuç ortada. Bir nevi yeni donanıma, uygun yazılım yüklediler.

2.Kara Mamba öldü, Sensei yaşıyor.

Orlando uygun yazılımı bulmuş olabilir ancak finalde işi çok zor. Çünkü karşısında sürekli değişebilen, her çağa uygun şekilde kendini yenileyen, dönemler ötesi basketbol oynayan takım var: Los Angeles Lakers. Üstelik onlar da 1-2 isimden değil, Magic gibi pek çok elden skor bulabiliyor, en az Orlando kadar farklı hücum tehdidi yaratabiliyorlar. Ayrıca Lakers'da çok önemli denge değiştiren bir oyuncu var: Kobe Bryant. Üstelik bu yepyeni bir Kobe. Eskisinden farklı.

Kobe'nin lakabı malum Kara Mamba. Doğadaki en tehlikeli yılanlardan biri. Belki de birincisi. Şimşek gibi hızlı ve ölümcül. Ancak Kobe Bryant'ın kariyerinde geldiği noktada artık bu lakap pek kendisine uymuyor gibi. Bir zamanlar evet öyleydi. Sahaya çıkıp gerekirse 81 sayı atıyor, gerekirse 3 çeyrekte rakibinden çok sayı gönderiyordu potaya (Dallas önünde 3 çeyrekte 62 atmış, Mavericks 61'de kalmıştı. Son çeyrek oynamadı). Yani rakibini tek başına yıkmak ister gibiydi.

Şimdi takip ediyor musunuz nasıl oynuyor? Yine 30-40 atıyor istediği zaman. İstese 60 da atabilir belki. Ancak şimdi sayılarının maç içindeki ağırlığı artmış durumda. Nerede gücünü harcayacağını, nerede oyuna ağırlığını koyacağını o kadar iyi biliyor ki. İşin atletizm tarafını zaten çok iyi yapıyordu. Son yıllarda satranç bölümünü de iyice geliştirdi. Eskiden parke üzerindeki diğer 9 oyuncunun ne yaptığı ile çok ilgilenmez kazanmak için en yüksek eforu sarf ederse, daha fazla sayı atıp, daha çok mücadele ederse önünde kimsenin duramayacağını düşünen biriydi. Şimdilerde daha sakin, olaya balıklama dalmak yerine gözlemleyip, doğru yere saldırıyor. Sahada herkesin ne yaptığını, skorun, oyun dengesinin ne olduğunu, eşleşme sorunlarını, savunmanın zaaflarını çok iyi bilen bir büyük usta oldu artık. Denver serisinde ilk 4 maçta yani Denver iyi durumdayken ne zaman 8-10 sayı öne geçse Kobe'nin oyuna dahil olduğunu, maçın kırılmasına engel olup bir şekilde farkı indirdiğini gördük. Takımı gerektiği zaman sırtında taşıdı. Bilinçli olarak. Tüm yol boyunca değil. Müdahele gerektiği zaman, oyun sıkıştığı, eller titrediği, maç kırılma anlarına geldiği, her sayının özgül ağırlığının kurşun gibi arttığı zamanlarda sahneye çıktı. Elbette bitirici noktalarda ise ‘fatality' yapmaktan kaçınmadı.

Kobe Bryant bir zamanlar Rambo'ydu belki ama artık Erwin Rommel o.

3.En iyi savunma saldırıdır.

Cleveland Orlando'ya elenirken hep “LeBron'a yardımcı bir isim çıkmadı” konusu gündemdeydi. Doğrudur. Mo Williams %37, Ilgauskas %44 atarken, %32 üçlükle oynarken kazanmak zor. Ancak asıl sorun oyunun diğer tarafında yaşandı. Kendisini savunmayla tanımlayan Cavaliers hiç durduramadı Magic'i. Orlando'nun seride sürekli boş bulduğu üçlüklerde %41 isabet sağlaması (ilk iki tur %35), Howard'ı bire birde hiç yavaşlatamamaları (Boston serisinde 16.4 sayı, 1.4 asist; Cleveland serisinde 25.8 sayı, 2.8 asist) bunun göstergesi.

Peki Lakers ne yapacak? Coşan bir Howard'a, %48'le üçlük atan Lewis'e, takımı yöneten Hidayet'e, kısacası Magic'e nasıl önlem alacaklar?

Herhalde ilk silah hücum olacak. Howard'ın sürekli üstüne gidecekler. Faul problemine girmekle ünlü Süpermen. Gasol belki onu durduramaz bire birde. Ama o da Gasol'un çok yönlülüğüne karşı zorlanacak. Lewis'i takip etmek bu pas trafiğinde zor. Ama Lewis'in de Odom veya Gasol'u alçak postta durdurması zor. Kısacası Orlando hücumu oturttu belki. Ancak bu defa savunmada çok başı ağrıyacak.

4.Tesadüfler… Final serisinin üç ilginç yan senaryosu var.

1) Orlando sezonu tüm NBA'de dördüncü sırada bitirdi. 1 ve 3. takımları (Cleveland, Boston) devirdiler. Şimdi karşılarında 2. sıradaki Lakers var.

2) Cleveland Cavaliers NBA birinciliğini garantileyince sezonun son maçında evinde Philadelphia karşısında LeBron James, Mo Williams, Zydrunas Ilgauskas ve Joe Smith'i dinlendirmişti. Delonte West 20, Anderson Varejao ise 11 dakika oynadılar. 76ers uzatmada 1 sayıyla kazandı. Eğer o gün Cavaliers maça tam kadro çıksa ve kazansa Philadelphia Doğu'da 7. sıraya inecek ve ilk turda Orlando, Chicago Bulls'la karşılaşacaktı. O dönemki dağınık Magic, enerjik Bulls'a karşı ne yapardı acaba? İlk turda elenebilir miydi?

3) Hidayet Türkoğlu daha önce iki kez daha oldukça iddialı takımlarla play-off oynamıştı. 2002'de Sacramento, 2003'de ise San Antonio ile şampiyonluğun güçlü adayları arasındaydılar. İkisinde de Lakers'a tosladılar. Birincisinde Robert Horry, ikincisinde ise Derek Fisher mucizevi şutlarla serinin kaderini değiştirmişti. 3 Hido'nun şanslı sayısı mıdır ki?

5.Garp cephesinde yeni bir şey yok.

Avrupa Ligleri'nde play-off beklendiği şekilde devam ediyor. Pek sürpriz yok. Beko Basketbol Ligi'nde aylardır oynadık, oynadık sonunda beklenen senaryo gerçekleşti. İlk iki turda maç kaybetmeyen Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker finalde. Neyse en azından şu ana kadar pek tatsız tuzsuz geçen play-off'un finali iki üst düzey takımın maçlarına sahne olacak. Yunan Ligi'ne döndük.

Yunan Ligi demişken, Komşu'da final serisi 3-1 Panathinaikos üstünlüğü ile tamamlandı. Son 11 yılda 10. şampiyonluk bu. Sezon başında 30 milyon doları aşan bir bütçeyle Yoncalar'ın saltanatına son vermek için yola çıkan Olympiakos bu sezon ezeli rakibiyle oynadığı 8 maçın 6'sını kaybetti. Bundan daha beter bir acı var mı? Hem kupada, hem ligde, hem de Avrupa Ligi'nde ezeli rakiplerine boyun eğdiler.

İtalya'da ikinci tur başladı ve Siena daha ilk iki maçta Oktay Mahmuti'nin takımı Benetton'u paramparça etti bile. 28 ve 20 sayı farklarla kazandı Montepaschi. İlk tur da farklı değildi. Ama bu defa ilginç olan Siena'nın iki maçta ortalama 99.5 sayı atması. Mahmuti takımı o kadar yer miydi?

İspanya'da ise Tau ve Barça yarı finallerde 1-0 önde. Orada da beklenen finale doğru gidiyoruz.