'Burada başka bir alem daha var'

''Biz bu hayatın içinde şu anda buradayız, bu gerçek bir şey; ama burada başka bir alem daha var. Biz bir alem içindeyiz ve bu sadece bizim ve bizim görüşümüzle, insan olmamızla sınırlı bir durum değil.'' Semih Kaplanoğlu, 'Süt'ü anlatıyor...

Haberler 17.03.2010 - 10:25

'Burada başka bir alem daha var'

Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesinin ikinci filmi Süt ile ilgili sinema dergileri ve gazetelere verdiği söyleşilerden bir derleme:

Süt'ün Yumurta'nın öncesi olduğunu biliyoruz... Neden böyle bir hikayeyi, taşradan ilham alarak ve zamanla oynayarak çekmeye karar verdiniz?
Önce Süt'ün senaryosunu yazdım. Sonra bu çocuğun 40 yaşı nasıl olurdu, ruh hali, geçmişe bakışı falan diye meraklanmaya başladım. Yani Süt'ü yazdıktan sonra hayat hikayesini merak ettim. Sonra Yumurta üzerine çalışmaya başladım. Yumurta'yı yazarken üçleme yapma fikri geldi aklıma. Çocukluğunu ele alan bir bağ projesi olsun istedim. Öte yandan son on senedir 'nin taşrasında büyük bir değişim var. Bu değişim ailede başlıyor. Kadınların reaksiyonları, ataerkil yapının oynamasına neden oluyor. Erkekliğin tanımı, erkek olmak, modern olmak, anne çocuk ilişkileri bunların hepsi sanat için bir malzeme. Ben de bu alanın çok verimli olduğunu fark ettim. Aslında bunu çok gündelik hayatımızla değil, bireylerin iç dünyalarına nasıl yansıdığını algılamaya çalışarak bu üçlemeyi yapmaya çalıştım.

Bir de aslında Yumurta'yı çektikten sonra o kadar çok çabuk Süt'e daldık ki, Yumurta'yla ilgili olarak belli bir mesafe olamadı aslında arada. Yumurta biz çekimlerdeyken vizyona çıktı, sette çocuklar bana getirip şurada şöyle bir yazı çıkmış, burada şu olmuş gibi şeyler gösteriyorlardı. Ve aslında o mesafesizlik bana faydalı olmuş gibi geldi; çünkü öbür türlü belli bir konumlama olabilirdi. İki filmin ayrışmış olması, o sürecin benim kafamda çok fazla ilişkilenmemesi daha iyi, daha doğru oldu gibi geliyor bana.

Bu yapının yarattığı en büyük şaşkınlık, "Yumurta" ve "Süt"ün birbirlerini lineer bir zaman düzleminde takip etmemeleri. Başka bir deyişle, Yusuf karakterinin geçmişine de gitsek, "Süt"ün yine bugünde geçiyor olması. Hatta kimi sahnelerde "Yumurta"daki bazı oyuncuların başka karakterler olarak tekrar karşımıza çıkmaları. Bu durum ister istemez "Yusuf Üçlemesi"nin çizgiselden çok, çembersel bir zaman ve mekân algısı üzerine kurulu olduğunu düşündürüyor, ki bu da sizin sinemanıza uzak bir tema değil.
Evet, burada zamansal ve mekânsal bir geriye dönüş söz konusu değil. Benim aklımdaki de bu üçlemenin evreninde her şeyin bitmez tükenmez bir şimdiki zamanda geçmesi gerektiğiydi. Bu nedenle geriye doğru gitsem bile, kronolojik bir yapı kurmak istemedim. Diğer yandan filmlerin geçtiği zamanın ve tarihin altını da çok fazla çizmedim. Daha ziyade mekânlar, nesneler, kıyafetler veya renklerle bir zamansızlık hissi yakalamaya çalıştım. Aslında daha önce bahsettiğim hatırlama çabası çerçevesinde bir zaman boyutu yaratmaktı amacım. Fakat bu zaman boyutunu şimdiki zaman olarak belirledim.

Yetişkin bir insanın kendi gençliğini anımsaması çoğunlukla nostalji duygusuyla özdeşleştirilir. Kurduğunuz yapıyla özellikle bu nostalji duygusunu dışarıda mı tutmaya çalıştınız?
Nostalji dışsal olarak çok yıpranmış bir kavram. Geçmişi özlemle anımsamak diye tarif ediliyor ama bence bu yanlış bir algı veya biz içini öyle doldurmayı tercih ediyoruz. Ben geçmişini özlemle hatırlayan bir karakterden çok, bir şairin kendi hayatıyla ilgili noktaları anımsamasını anlatmayı seçtim. Bunun bir şairin zihninde gerçekleştiğini, karşımızdaki karakterin bir şair olduğunu bence unutmamamız lazım.

Yusuf'un hayatının üç farklı dönemini görüyoruz, haliyle arada da büyük zaman atlamaları oluyor. Anlatmayı seçtiğiniz şeyler kadar anlatmamayı seçtikleriniz de önem kazanıyor böylece. Neleri anlatmaya neleri anlatmamaya nasıl karar verdiğinizi merak ediyoruz.
Valla şimdi bu kaygıyı açıkçası çok temelden oturup düşünmek eylemine girmedim; çünkü bunun sonu yok. Doğal olarak bir hayat akışı yazıyorsunuz: Şurada şu olmuştu, burada bu olmuştu, şunu yapmıştır, bunu yapmıştır, şöyledir, böyledir... Bu konuda, mesela beni şu anda en çok rahatsız eden, Yusuf'un madenden sonra İstanbul'a gidişi bölümü. Çünkü o yazdığım bir bölüm, ama bambaşka bir hikâye aslında o, bayağı ciddi açılımları olan, yan durumları da olan bir hikaye. Ama o başka bir film işte. Her şeyi filme nasıl koyacağımı bilmiyorum (gülüyor). Ben aslında Yumurta'daki Yusuf karakterinin bir tür hatırlamalarını yapmaya çalıştım Süt'te. O hatırlamaları da, geldiği kasabadaki mevcut durumun içerisinden çok fazla dışarı taşmadan oluşturmaya çalıştım. Durduğu yer, merkez, Yumurta'da o durup baktığı alanlar... O alanları, o boşlukları bir şekilde doldurmak, parantezin içine yerleştirmekti amacım. O yüzden de olayı çok fazla başka alanlara, durumlara taşımak zevkinde olmadım. Mesela iş bulmak için kasabanın bir hayli dışında bir elektrik santraline gittiği bir sahne vardı, o bölgenin çok fazla dışına çıktığı için attım onu. Askerlikle ilgili olarak İzmir'e gidiyor mesela, o tür şeyler var, ama onlar da mekansal bir açılım gibi değil, Yusuf'un içindeki bir açılım gibi. O hatırlamanın dışına çıkaracak, majör bir boyut katacak şeyleri açıkçası eksilttim.

Süt"te anne/oğul ilişkisi öne çıkınca filmdeki bazı sahneleri veya sembolleri anlamlandırmak için psikanalitik bir okuma da işelvsel bir hâl alıyor sanki.
Açıkçası böyle bir yapı tasarlamadım. Elbette böyle bir okuma, örneğin sembolle kastettiğiniz yılan ise mümkün olabilir. Fakat benim hedeflediğim sembolikten çok çağrısımsal bir yapıydı. Örneğin cinsellik konusuyla ilgili olarak, belki filmde çok açık şekilde belli olmayabilir ama aslında 17-18 yaşındaki Yusuf'un kendi cinselliğiyle ilgili olarak da oturtamadığı noktalar var. Bu hepimizin içinden geçtiği bir süreçtir. Açıkçası ben insanların filmi izlerken bu döneme dönüp, o kendini tanımlama çabasını da hatırlamasını istedim. Yusuf çok fazla konuşmayan bir karakter olduğu ve ne etrafını, ne de kendisini tam olarak anlayamadığı için bu kendini tanımlama çabası aslında cinsellikten pek çok başka alana da uzanıyor. Yusuf'un diğer erkek ve kadınlarla olan ilişkileri, mesela öğretmeniyle olan ilişkisi bu anlamda çağrışıma açık olmasını istediğim şeylerdi. Yılan meselesine gelince, aslında tıpkı "Meleğin Düşüşü"nde yaptığım gibi filme çok güçlü bir imgeyle başlamak istedim. Filmi okurken hep o imgeye, o ana geri dönülmesini hedefledim. Dolayısıyla yılan bir nevi leitmotifti, onun hem varlığını, hem de yokluğunu filmin çeşitli anlarına yerleştirdim. Elbette hem mitolojide, hem de dini metinlerde yılana dair bir kavramlaştırma var. Bu kavramlaştırmayı bütünüyle filmin dışında tutmak elbette mümkün değil, bunun ben de farkındaydım. Fakat yılanı özellikle bir şeyi anlatmak, seyirciyi belirli bir anlama yönlendirmek amacıyla kullanmadım.

Peki, iki filme bir arada bakınca Süt'te anneyle oğul arasındaki ilişki, bir taraftan Yumurta'da Saadet Işıl Aksoy'un oynadığı karakterle arasındaki ilişkiye benziyor. Diğer taraftan diğer kadın karakterlere baktığımızda da bir tekrar unsuru var. Tülin Özen'in her iki filmin başında da sadece bir sahnede görünmesi gibi... Sadece anne-oğul üzerinden değil de, Yusuf'un diğer kadınlarla kurduğu ilişkiye dair neler söyleyebilirsiniz?
18 yaşındaki bir çocuğun kendini tanımlama çabasında anneyle olduğu kadar diğer kadın figürlerle olan ilişkisi de gündemde. Mesela taşralı bir kızla olan ilişkisizliği, giderek onunla baş edemeyeceğini anlaması, geri çekilmesi... Diğer yandan şehirde karşılaştığı kızla şiir üzerinden bir bağlantı kurup, hiçbir şeyi örtmeden "sütçüyüm" demesi... Ama o ilişkinin de sonuçta yeni bir şeye dönüşememesi... Aslında hep kadınlarla olan ilişkisinde bir belirsizlik, bir tür cesaretsizlik, biraz korku, biraz eylemsizlik var, ta ki anneyle olan ayrılığına kadar... Oradaki eylem de aslında direkt anneye değil; o hayatını tehdit eden, dışardan gelen şeye karşı bir eylem haline geliyor. Bir yönüyle erkek olmak, bu adamın bir erkek olması durumu üzerinden de hareket ettim.

Bir de evet mesela, Yumurta'nın başındaki o kadının kitapçıya geldiğindeki tavrıyla aslında Süt'teki köprünün üstündeki kıza olan tavrı çok benzer. Bu, tam olarak ne aradığını bilmeyen, belki de kendini tanımlama konusunda sorunları olan birinin durumu. Ve onun o bakışı, o eylemi -aslında eylemsizliği diyeyim-, sadece izleyerek duruşu, geri çekilişi, bence onun bu halini de tanımlayan durumlardan bir tanesi.

Türk sinemasıyla ilgili zaman zaman dile getirilen bir tartışma vardır, Türk filmlerinin entelektüel düzlemde inanç konusunu hep dışarıda tutmaya çalıştığı, seküler kalmaya çalıştığına dair. Bu tartışmaya siz ne açıdan bakıyorusunuz?
İslam ve tasavvuf anlamında Türk sineması hep çok şematik şeyler yapmış. Ya çok düz dini filmler çekilmiş, ya da dine bir ney sesi veya bir mezarlık görüntüsü kadar yer açılmış. Halbuki Türk toplumu dinle çok içli dışlı şekilde yaşıyor, bu göz ardı edilemeyecek bir mesele. Fakat aldığımız eğitim ve yetiştirilme tarzımız bizi bu şekilde şartlandırmış. Bir tarafta hayatını dini gereklere göre yaşayan, kurban kesen veya namaz kılan insanlar vardır. Biz de aydınlar olarak romanımızı yazar, filmimizi çeker, müziğimizi yapar, okur, dinler, seyreder veya tartışırız. Böyle çok garip bir yarılma var Türk toplumunda. Ben "Meleğin Düşüşü"nü çektiğim dönemde okuyarak başladığım ve giderek derinleşmeye çalıştığım varlıkla ilgili meselede, bu araştırmamda beni çok etkileyen şeyler öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum. Bunları da ürettiğim şeylere katmaya çalışıyorum. Mesela suretin yasak olması nedeniyle resim sanatımızın gelişemediği söylenir hep. İran'daysa halk resimlerinde böyle bir yasak yok ve bunun etkisi sinemalarında da görülüyor. Fakat bizde de resim alanındaki bu sınırlama, inanılmaz bir mimari tarz oluşturmamıza neden olmuş. Hem dini yapılarda, hem de günümüze kalmış sivil mimari örneklerinde müthiş bir sadelik var. Taşla kurulan ilişki, burada süslemeye kaçmadan ulaşılan estetik bence çok önemli. Diğer yandan İbn Arabî'den İbn Rüşd'e kadar dünyayı algılamak üzerine yazılmış çok değerli bir düşünce üretimi var. Tüm bunlarda biz sinemacıların "biz kimiz" sorusunun cevabını ararken faydalanabilecekleri önemli ipuçları olduğunu düşünüyorum. En azından ben kendi bireysel yolculuğumda bu ipuçlarından yararlanmayı tercih ediyorum.

Süt'te 80'ler havası var sanki. Kasaba sanki hala orada kalmış gibi. Bu değişmemeyi, zamanın yavaşlığını biraz anlatabilir misiniz?
Bu hedeflediğim bir şeydi. Film şimdiki zamanın içinde geçmiş zamanı anlatıyor gibi olmasın istedim. Çünkü geçmiş bizimle yaşıyor zaten hala, o anlamda mekan çalışması vs. oluşturdum. Kaldı ki kasabalarda bu tarz alanlar mevcut. Bir bakıyorsunuz eski bir şey, yanında yeni binalar, fabrikalar. İnsan oradan taşınıp oraya geçiyor. Mesela boşalmış mahalleler var. Güzelim evler, küçük evler belki konforlu değil ama terk edilip apartmanlara geçiyor insanlar. Filminizde şiir çok önemli bir yer tutuyor. Kasabadaki çocuğun ilk şiirini mektupla gönderip bir dergide yayınlatması günümüzde, şehirlerde pek de yaşanmayan heyecanlar artık. Ben yakından takip ettiğim için biliyorum, şu an Türkiye'de çıkan şiir dergilerinin yüzde doksanı Anadolu'da çıkıyor. Erzincan'da, Trabzon'da çıkıyor ve bunlar acayip okunuyor. İstanbul için bunlar miladını doldurdu. İç Anadolu'ya geçmiş, orada devam eden bir gelenek gibi. Genç şairler var, onlar şiir yazıyor ve yayınlanıyor. Bundan acayip heyecan duyuyorlar. Bende 80'lerde şiir yayınlamış biri olarak bunu görebiliyorum.

Dengeyi kurarken temel aldığım şey tamamen metafizik bir durum. Benim öğrendiğim ve anladığım şey şu: Biz bu hayatın içinde şu anda buradayız, bu gerçek bir şey; ama burada başka bir alem daha var. Biz bir alem içindeyiz ve bu sadece bizim ve bizim görüşümüzle, insan olmamızla sınırlı bir durum değil. Birçok şey bir arada şu anda burada var ve aslında her şeyin bir arada olduğu durumu çevirmek derdindeyim, onu aktarmak, aksettirmek meselesindeyim. O yüzden de aslında o ânın içine bir an daha açmak, bir an daha açmak ve gördüğümüz ile görmediğimizi bir arada kurabilmek derdim.

Sayfa Yükleniyor...