Hayatın içinde hepimiz bir şekilde çeşitli değişimler geçirerek yaşarız. Çevremizin, yaşadıklarımızın, geçen zamanın getirdikleriyle hem ruhumuz hem de bedenimiz değişir. Ancak özümüzde aynı kalan noktalar vardır. Bazen onları saklamak istesek de değiştiremeyeceğimiz huylarımız ve tabii ki geçmişimiz.

Es-Es dizisinin Uras’ı Ahmet Rıfat Şungar ise geçmişiyle barışık olanlarımızdan. Büyüdüğü mahalle ile bağlarını koparmamış. Yaşadıklarını açıkça söylemekten yana ve hayattan korkmuyor. Ne ailesini ne de mahallesinin büyüklerinin yüzünü kara çıkartmayacak adam gibi bir adam o.

Kevin Spacey ile bir hikayen var. Sana bir film festivalinde asıldığı söyleniyor. Ne kadar doğru bu olay?
Hikaye. Biz iki meslektaş gibi konuştuk. Saraybosna Film Festivali’nde ben ve Ayça (Damgacı) çok güzel, otantik bir kahvede oturuyorduk, Kevin Spacey de geldi. Hep birlikte oturduk o gece. Ayça ile, İngilizcemin yeterli olduğu kadarıyla benle muhabbet etti. Hatta o dönem Londra’ya gitme ihtimalimiz vardı ve bizden gidersek Londra’da tiyatroda oynadığı oyunu izlememizi istedi. “İzleriz gelirsek” dedik, iletişim bilgilerini aldık birbirimizin. Sonrasında ise hepsini kast etmiyorum ama basında kendini iş yapıyorum sanan insanların Kevin Spacey’in cinsel kimliği üzerinden yaptıkları haberler oldu. Ben orada bir sürü oyuncuyla tanıştım.

Natalie Portman da aynı festivalde vardı galiba?
Evet, sonuçta onlar jüri üyesi. Biz de orada ilgiyle izlenen bir filmin oyuncularıydık ve ödüller açıklandıktan sonrada tanışmalar, konuşmalar oldu. Sean Pean’le de, Robert De Niro ile de tanışabiliyorsun. Burada bir galada tanıştığın insanlarla, Haluk Bilginer veya Erkan Can ile tanışmaktan hiçbir farkı yok.

Bu konuşmalar sırasında sana hiç rol teklif eden oldu mu?
O kadar sohbet edecek zamanımız olmadı. Biz filmimizi yaptık ve ben hani öyle konuşmaların geçmesini de istemiyordum. Tahmin ediyorum ki “Üç Maymun” birçok yönetmenin arşivinde var. Bir gün kafalarında bir rol belirirse, beni düşünürlerse birlikte çalışırız. Görüştüğüm bir yönetmen var. Fakat ben önce kafamı Türkiye’de biraz rahatlatmak istiyorum. Bir de benim kendimden kaynaklanan ulaşım sorunu var. Bir şirkette çalışmıyorum, menajerim yok, bir ekiple çalışmıyorum. Bana ulaşmak isteyenler, Nuri ağabeyin o zaman çalıştığı ekip üzerinden beni bulabiliyor.

İngilizcen ne durumda? Zira bir yerde, “Natalie Portman ile konuşmaya bildiğim İngilizce yetmedi” gibi bir açıklaman olmuş.
Ben ilk kez yurt dışına çıktım ve o zaman bu tuhaf bir halim vardı. Böyle kendini dışarı çeken, çok da diyaloga sokmayan. Ama ben 4 yıl lisede dil okudum. Kartal’da okumama rağmen dil hocalarım çok iyiydi. Ben tembel bir öğrenciydim, derslere fazla girmezdim ama İngilizce'nin ne kadar önemli olduğunu o zaman da biliyordum. Lise bittikten sonra çok uzun bir dönem konuşmadığım için pratik eksikliğim vardı. Fakat Cannes, diğer festivaller derken aylar geçti ve ben kendimi bir gün Dubai’de buldum. Biraz çekinerek gittim zira ekipten bir tek ben vardım orada. Ancak kendimi Dubai’de bir grup yönetmen ile konuşurken bulunca İngilizce'nin bizim meslekte halledilemeyecek bir şey olmadığını gördüm. Yanımda bir tane bile Türk yok. Sürekli yabancılarla bir aradayım. En son film gösteriminin ardından bir söyleşi yapıldı ve tercümeye orada çalışan birinin eşi geldi. Birinin tercüme edebilmesi için sanatla ilgili, oyunculukla ilgili kimi terimleri bilmesi gerekir. Baktım ki bir şey yanlış gidiyor, benim söylediğimi doğru çeviremiyor. Benim için de çok önemli ve takıntılı olduğum bir konudur söylediklerimin doğru anlaşılması. O an orada oturan bir Türk seyirci, “Rıfat Bey kendi İngilizcesiyle anlatırsa çok daha memnun olacağız. Ben Türküm ve Türkçe anlayabilirim ama salonun çoğunluğu İngilizce dinliyor söyleşiyi” dedi. Onun verdiği cesaretle basın toplantısı ve söyleşiyi tek başıma yaptım. İnsanlar çok memnun kaldılar. İnsanlarla konuşmak, anlaşmak konusunda, dilde hiçbir sıkıntı çekmediğimi orada anladım. Bizim işimizde dil çok problem değil. Unutmama huyum olduğu için zaman içinde unuttuğumu sandığım şeyler karşıma çıkınca hatırlıyorum. Öyle bir iddialı konuşuyorum ama bakınca da öyle oluyor. İngilizce şu ara üstüne düştüğüm bir iş. New York’ta yaşayan Fransız kökenli bir yönetmen var, İstanbul’a geldi birkaç gün. Ona da söyledim, “Bana samimi ol. Bak İngilizce bir senaryo getiriyorsun, oynamamı istiyorsun” değince o da bana, “Sen her dili konuşursun. Senin konuşmakla ilgili bir sıkıntın yok” demişti. Dilin sorun olacağını sanmıyorum. Yeter ki içe sinen bir proje gelsin de ben senaryo oynamakla ilgili dert edineyim.

“Üç Maymun” filminde babanın 25 yıllık pantolonuyla oynadığına dair bir demecin var. Doğru mu bu?
25 yıl çıkmış ağzımdan ama doğrusu, yanılmıyorsam 15 yıl. O zaman ailemle yaşıyordum. Film için evde gardıroba bakılıyordu. Babamın kimi pantolonlar benim dolabımdadır, odamda pantolon bakarken onu aldılar. O da bütün film boyunca üstümdeydi. O kumaş pantolon babamındı ve ben onunla bir film bitirdim.

Baban Büyükada esnafı yanılmıyorsam...
Babam ufakken Kartal’dan çocukluk arkadaşı ile beraber yazları biriktirdikleri parayla limon alır ve Büyükada’da satarmış. Yıllar yıllar sonra adada manavlık yapmışlar. Sonrasında babam Almanya’ya gitmiş, iki yıl kalıp dönmüş. Dönünce de evlenmiş. Bir yerde de işçi olarak çalışmaya başlamış. Yakında emekli olacak. Hala kuzenlerim adadadır. Ben de çok çalıştım Büyükada’ya giden motorlarda. Kartal sahil tarafı bizim akrabalarla doludur.

Ailenle ilişkin nasıl?
Çok vefasızım. Gidip görüşme anlamında vefasızım. Geçmişe dönüp bakınca, bugün iş yaparken de, çok alışmak istemediğim, birtakım alışkanlıkların edinilmesine karşı olduğum bir camianın içindeyim. Bazen bu mesleği bırakıp kendi minvalimde devam da mı etsem diyorum. Ama hastalıklı bir durum zira çok da seviyorum bu işi. Zaten çoğu kişi de yıllar içinde bıraksam mı, bırakmasam mı diyerek devam etmiş. Ama benim bırakmamamı sağlayan en büyük unsur ailemdir. Bir ödül alıyorsun. Ödülün en büyük değeri onların bir şekilde sevinmesi ödülü eve götürdüklerinde, gelen komşuya, “Benim oğlum kazandı” demeleri oluyor. Onu görünce de bu işi hakkıyla yapmaya çalışıyorsun. O bağ beni ayakta tutuyor. Görüşmesem de onlara layık olmak, rencide etmemek isterim. Ailemle çok açık bir bağım vardır. Lisenin bitişine yakın yediğim her naneyi söyledim aileme. Alkol aldığım zaman da eve döndüm, o halimi de görsünler istedim. Eskiden sadece hak edene açıyordum kendimi, şimdi herkese anlatıyorum. Çünkü derler ya kendini anlatır insan, aileme kendimi anlatırım. Ailem ciddi manada da en kuvvetli olduğum yanımdır. Bir şeye ihtiyacım olduğu zaman ilk arayacağım insanlardır.

Konservatuara nasıl girdin? Sen iktisat okumak istemişsin galiba?
Yok, istemedim açıkçası. Bir şeylerden kaçmak ve hani açıkçası kendi isteklerimle çok fazla yüzleşmek istemediğim bir sürede, bir yere gireyim de bir şey okuyayım dedim. Onlar da işletme ya da iktisat olurdu. Bana karşı mesuliyeti olan insanlar mutlu olsunlar, “Oğlumuz bir yeri kazandı” desinler diye denediğim bir şeydi. Aslında hiçbir zaman da yapamayacağını, kazansam da okuyamayacağımı bilmeme rağmen denedim. O zaman bıraktım akışa, işletme çıksaydı işletme okuyacaktım. Ben utangaç bir adam olduğum için, dışa vurmakta zorluk çekiyordum. Oyunculuk biraz teşvikle oldu açıkçası. O dönem çok uzun zamandır birlikte olduğum bir kız arkadaşım vardı. O Kütahya’da bir üniversite kazandı ve beni teşvik etti; “Konservatuarda okumak istediğini biliyoruz” dedi. Ailem ilk başlarda kendimi kurtaracak bir şey okumamı istiyordu. Konservatuara benden önce girmiş lise tiyatrosundan arkadaşlarım vardı. Konservatuara o dönemki kalıplarla ilgili önyargımla bakıyordum. Bana uzak geliyordu. Ara ara gidip arkadaşlarımı göreceğim diye ortama bakıyor ve kendime “Burada yapabilir miyim” diye soruyordum.

Neden üniversite sınavında başarısız oldun? Nasıl bir öğrenciydin?
Ne kadar istemesem de her gittiğim dershanede, her gittiğim yerde kendimi hep derse girmeyen adamlarla buldum. Biz matematik, kimyadan çok hayat dersi çalıştık. Çoğunlukla sohbette, muhabbet ederdik. Sonrasında onlar konservatuarda işime çok yaradı. Konservatuarı kazanmış bir arkadaşımın da çok yardımı oldu. Birinin karşısında bir oynamak bana çok zor gelirdi. O kırdı bu durumu.

Kimdi o arkadaşın?
Şu an “Aşk Sözleri”nde oynayan Erkan Pekbay. Onun çok desteği oldu. Bir de “Güneşi Gördüm” filminde travesti bir karakteri canlandırmıştı Cemal Tokdaş. İkisi de benim Kartal’dan çocukluk arkadaşlarım. Lise tiyatrosunda birlikteydik. Konservatuarı kazanmam dışında bana çok farklı yararları da oldu. Rıfat olarak onlar da beni çok iyi tanıdıkları için onların ilk yıllarda yaşadığı sıkıntıları, iyi ve güzel olayları görmemi ve benim önyargımı biraz kırmamı, orada neler yapabileceğimi görmemi sağladılar. Konservatuarı kazandım ve 4 yılda bitirdim. 4 yıldan fazla da okuyamazdım herhalde. Çünkü öğrencilik çok da katlanabildiğim bir şey değil.

İç sıkıntıları neydi konservatuarı kazanırken?
Ne yapacağımı bilmemekti. Liseyi ben dolu dolu yaşadım. Ortaokulu da orada okumuştum. Ortaokulda okul birinciliklerim, onur kolu başkanlıklarım oldu. Çıkıp sunum yapan öğrenci bendim, okulun zeki öğrencisi durumundaydım. İlkokul ve ortaokul böyle geçti. Lise bir kırılma anı oldu açıkçası. Hani lisede de tamamen serseriliğe döndü iş. Serserilik derken kavgası da oldu, gürültüsü de. Lise tiyatrosuna da, futbol takımına da girmişliğim oldu.



Sen genelde oynadığın rollerin yakınından geçmişsin anlaşılan.
Evet, öyle denk geldi. Normal hayatta da pek çok yere girip çıktım. Bu sayede oyuncu olduğun için de her yerden bir malzemen olmuş oldu ve hala bunu yapabileceğime inanıyorum. “Üç Maymun”, “Es-Es” onun haricinde “5 Şehir”de de empati kurduğum durumlar oldu. Sonuçta insan içinden çıkıyor hepsi. Canlandırdığın karakterlere bir bakıp, görmeye çalışıyorsun. Benim çocukken büyüdüğüm çevrede her şeyi o kadar çok yaşamış insan vardı ki. Hani hapishanede yıllarını geçirmiş, insanların hep ön yargı ile baktığı adamlar vardır. Onlar benim Rus edebiyatını tanımama vesile olan kişilerdir. Bana kitabı verirken bir yandan da, “Kitap verdiğimi çevreye çaktırma. Bizim başka türlü bir durumumuz var, biliyorsun” derlerdi. Ben çoğu şeyi onlardan öğrendim. 1983 doğumluyum ben ve ben ilkokula giderken bizim mahalle biraz gelişmemişti. Binalar yoktu, bahçeli evimiz vardı. Hayvanımız da bahçemizdeydi. Çevremde beni yanlarına alıp oturtturan insanlar, hep 40’larını geçmiş 50’sinde 55’inde adamlardı. Ben hep onların hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Rakı sofrasına da oturtturuyorlardı. Çocuklar dışarıda top oynarken ben de oynuyordum ama “Rıfat gel” dedikleri zaman da büyüklerin yanına oturmak zorunda olan ufaklık durumundaydım. Bir dönem dinlediğim hikayelerin kendi hikayem olduğuna bile inandırmış olabilirim kendimi. Onlardan besleniyor insan. Bir şey çıkıyor karşına okuyorsun, dönüyorsun o dönemden bir şey alıyorsun. Klişe laflardır bunlar ama ciddi öyle kitaplardan daha fazla şeyi hayattan öğrendim. Kitap bana bir şeyler öğretti ama o insanlar, sohbetleri, anlattıkları, yaşanmışlıkları oyunculuk namına çok şey kattı. Kitap okumaya dışarıda başladım, sonra bir kız arkadaşım sayesinde, daha sonrasında da bir dostun sayesinde devam ettim. Ancak 3-4 yaşından beri dışarıda özgürce büyüdüğüm ortam bana çok şey verdi.

Genelde hayata 1-0 yenik başlayan ya da pek de şanslı olmayan karakterleri canlandırdın. Senin hayatta şansların neler peki?
Ben şanslı doğduğuma inanıyorum. Öncelikle beni doğuranlardan ötürü şanslı olduğuma inanıyorum. Kimileri bir şeyi şans görür ve koştururlar. Ben hiçbir zaman koşturmadım, bekledim. Bir durum oluştuğu zaman onu şansa dönüştürebilecek bir adam olduğumu bilerek değerlendirmeye çalışırım. Kendimi şanslı kılmaya çalışırım. Bugün, daha kariyerimin başında Nuri Bilge Ceylan’ın benimle çalışmak istemesi bir şans. Fakat ben de o şansı değerlendirdim. Yoksa işin başında kabul etmeyip şu an kiramı nasıl ödeyeceğimi düşünüyor olabilirdim.

Kaşını nasıl yardın?
O kaşı benim kuzenim yardı. Bizim mahallede çok fazla incir ağacı vardır. Kuruyan incirleri biriktirirdik ve incir savaşı yapardık. Kuzenimin inciri bitmiş, bende de daha vardı. Taş fırlattı ve o taşın kaşta patlamasıyla çocukluktan güzel bir hatıra oldu.

Konservatuarı bitirene kadar bir yerde oynamam gibi bir düşüncen var mıydı?
Konservatuar dönemimde bir çekimim oldu. İnsanlar, “Kaldırtsana o videoyu” diyorlar ama kabul etmiyorum. O benim o zamanki gerçekliğim. Sakalsız bir haldeyim. Orada, “Araba da, motosiklet de kullanırım. Spor da yaparım” diyorum. O kadar işe ihtiyacım olan bir dönem ki, beni tanıyıp o videoyu izleyenler o ifademden, tonumdan ne demek istediğimi anlıyorlar. Direk bir lafı söylemek yerine dolaylı anlatmayı seviyorum. Ben o dönem ehliyetim olmadığı için araba kullanmayı bilmiyordum. Motosiklet de kullanmayı bilmiyorum. Bu işin içinde öğrenim hepsini. Arkadaşlarım, “O ne hal” diyorlar. Ama biliyorum o bendim. Yalan dolan fark etmez. O dönem işe ihtiyacım vardı ve araba kullanırım demem yalana girer miydi sanmam. İşin içinde araba kullanmak gerekirse kullanırdım. Şu anda kullanıyorum. Hani öyle kendine garip bir güven oluyor. Araba kullanmak sonuçta bir araç. Yaşadıklarından neden yapamayacağını sorguluyorsun, en kötü çarparım diyorsun. Okul döneminde, “Çok önemli bir iş gelmez umarım” diyordum.

"Üç Maymun" filmi için teklif okuldayken gelseydi ne yapardın? Mesela sen 2. sınıftayken Nuri Bilge Ceylan seni arasaydı okulda neler değişirdi?
Nuri ağabeyin film teklifi 2. sınıfta gelseydi ve ben insanların beğeneceği bir performans sergileseydim okulun içinde bir yabancılaşma yaşayabilirdim. Çünkü okulun içinde ne yapacağını bilmez haldeyken birden parlamaya başlıyorsun. İster istemez sokaktaki algı değişiyor, okuldaki arkadaşların senin performansın için iyi ya da kötü yorumu yapıyor. O yorucu olurdu. O yüzden istemiyordum. Fakat okul dönemi küçük işlerde oynadım. Kiram, masrafım çıktı. İnsanlar nedense o dönem yaptıkları işleri, sonradan yaptıkları işlerle kıyaslayınca söylemek istemiyorlar. Ben sonuçta o işleri yaptım. Şimdi de başka işler yapıyorum.

Hobilerin neler?
Hastalık derecesinde yürümek. Günde 7-8- saat yürüyebilirim. Eskişehir’de istediğim kadar yürüyemediğimden çok da özledim. Yürüyüş, sakin bir yerde oturmak, ele kalem alarak, ne yazdığını bilmeden bir şeyler karalamak. Bunlar hobilerim.

Karalamalarda özel bir şey var mı?
Yok, kendi kendime karalıyorum. O da ilkokuldan beri tuhaf bir takıntı. Kendimi dışarıdan tamamen soyutlayıp yaptığım bir şey. Ama sonrasında dönüp de okumadığım yazılar. Biriktirdiğim, köşede duran ve yeni yeni ne yazıyorum diyerek üstüne düşüp baktığım, yakın çevremle, edebiyatçı dostlarımla paylaştığım karalamalar. Fakat hiçbir şeyden olmadığı gibi onlardan da bir beklentim yok,. Kafamın boş ve dingin olmasını sağlayan her şey hobi benim için. “Üç Maymun”da benim için büyük bir hobiydi o anlamda bakılınca çünkü sadece onu düşünüyorum başka bir şey düşünmüyordum.

Peki “Es-Es” dizisi hobi değil mi bu açıdan bakılınca?
Dizi hobi değil, iş. O iş ve sanatla ilgili hiçbir şey yok. Kafanı boşaltmıyor, yine çabalıyoruz ama zor, çok zor.

Çekimler yoğun mu?
Oldukça yoğun. Benim alışık olmadığım bir şekilde yoğun üstelik. Hala her gün yapabilecek miyim bakalım diye düşünüyorum. 17 bölüm oldu ama o başka türlü, anlayamadığım bir durum. Ben içimde, kamera karşısında hala çırpınıyorum bir şekilde. Sonuçta kabul ettiğim bir iş. Kolay kolay söz veren bir adam değilimdir ve söz vermekten korkarım çünkü söz verirsem orada etimle, kemiğimle, her şeyimle olmam lazım bilirim. Çok iyi bir ekiple çalışıyorum ve motivasyon için ailem aklıma gelmese orada başka birini görüyorum, o ayakta tutuyor beni, oynuyorum. En koptuğum anda yapımcımız aklıma geliyor, tutunacak bir dal oluyor. Samimiyetin olduğu yerde işe tutunurum, olmadığı yerde kopup gidiyorum. Fakat özellikle son 3-4 bölümde düştüğümün farkındayım. Kesinlikle kendim haricinde başka bir yeri bahane etmeyi sevmem. Sorumluluğun yüzde 90’ı bana ait, yüzde 10’unu da ben düşünmeyeyim. Kendime almayı seviyorum sorumluluğu biraz yorucu ama ben böyleyim.

Dizinin içinde şimdi mafya da var. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?
Bizim dizinin içine hiç mafya girmemeliydi. Ayrıca Eskişehir’de güzel çalışmamıza rağmen benim fikrim bizim işin fotoğrafını gösteren, gidişatına yön veren ve dinamiğini ayakta tutan taraf İstanbul’du. Hani şu an ki gidişata göre dizinin Balat’ta, Hacıhüsrev’de çekilse daha dikkat çekeceğini düşünüyorum. Eskişehir’de diziyi çekmemize rağmen, Eskişehir’in konseptine ve imajına uyamadık. Orası üniversite şehri. Balat’ta yaptığımız mafyacılık olmuyordu, Balat’ta çekim yaparken araba çalmak, birine posta koymak uygundu. Üniversite şehrinde bunu yapınca sivriliyorsun. Eskişehir’in içinde mafya sırıtıyor. Ancak tüm ekibin ortak kararı, o mafya hikayesi bitecek.

“Es-Es”i Amerikan dizisi “O.C.”ye benzetenler var. Sen “O.C.”yi izledin mi?
Kardeşim çok yabancı dizi izler, hatta hiç yerli dizi izlemez. Onun vesilesiyle bir iki bölüm baktım ve gördüm. Ama bizim dizi başladığı zaman birileri “O.C.” dendiğinde anladım bir şeyler. Çünkü kardeşimden oradaki çocuğun da bir yerden çıkmış olduğunu biliyordum. Onlar başka bir tarafa gidiyor. Hatta benim için bir yerde şöyle bir yorum yazılmış, “Çocuğa ‘O.C.’yi izletmişler, oradaki çocuğu taklit et demişler.” Belki zamanında kardeşim izlerken bir iki bölüm görüp etkilenmişimdir, bilmiyorum ki. Bir arada “Prison Break” oluyordu dizi. Maalesef kendi topraklarımızdan çıkan hikayelerin değerini henüz anlayabilmiş değiliz.

Diziden sonra aldığın ilginç tepkiler oldu mu?
Genellikle 50 yaş izleyicilerle karşılaşıyorum ben ve çok güzel paylaşımlar oluyor. Geçenlerde Moda’da otururken bir rahibe ile tanıştım. Benim için mum dikeceğini söyleyerek fotoğrafımı istedi.