Başak Yavuz: Caz, yürek ister

Başak Yavuz, NTV Radyo’nun Bizim Cazcılar adlı programında, İrem Gökbudak‘ın sorularını yanıtladı.

25.01.2017 - 12:43

Başak Yavuz: Caz, yürek ister

Başak Yavuz, caz vokalisti, besteci ve eğitmen. Tüm bunların yanında çaldığı birçok enstrüman da var. Yavuz, müziğe ilkokulda aldığı piyano dersleriyle başladı, ancak sokakta oynamayı seven bir çocuktu ve kısa süre sonra piyano derslerini “sokakta top oynamak varken neden evde piyano çalayım?” diyerek bıraktı. Ancak müzik peşini bırakmadı, ortaokul ve lisede gruplara katıldı. 

Piyano, gitar çaldı ve şarkı söyledi. Beste yapmaya da bu dönemlerde başladı. Ancak üniversiteyi müzikle alakalı bir bölümde okuyamadı, ailesinin değimiyle “normal” bir meslek seçmek zorunda kaldı… Peki, nasıl cazcı oldu?

Başak Yavuz’un, David Liebman ve Peter Eldridge’in de içinde bulunduğu bir ekiple kaydettiği ilk albümü “Things”, 2013’te çıktı. NTV Radyo’nun Bizim Cazcılar adlı programında, İrem Gökbudak‘ın sorularını yanıtlayan Yavuz, programda, ilk albümü Things’le aynı adı taşıyan parça Things; bir diğer albümü A Little Red Bug’tan A Little Red Bug’ı, Set Me on Fire, Baby! ve Yoksun isimli parçaları çaldı.

Şimdi, Başak Yavuz’un müzik yolculuğuna çıkalım…

SOKAKTA OYNADIĞIM İÇİN

Sokakta oynamayı seven bir çocuktum. Top oynardım, paten yapardım, bisiklete binerdim; aktif bir çocuktum. Bunu kimse bilmez mesela, annemler elli günlükken beni kreşe vermişler. O yüzden ayaklarımın üzerinde durmayı bildim. Sokakta da o yüzden çok rahat oynadım ve ailem de bunu hep bildi. Beni hep özgür bıraktılar. Çok karışmadılar işime gücüme. Sadece  ilkokul üçe geçince müzik ile alakalı ders almamı istediler. Annemin hayali müzikle ilgilenmem ve tenis oynamamdı. Niye müzik ve tenis bilmiyorum. Belki bir de spor olsun diye düşünmüştür. Dedem köy enstitüsüne gitmiş. O zamanlar köy enstitülerinde ciddi anlamda müzik öğretiliyormuş. Amcam birçok enstrüman çalar. Kendi kendine öğrenmiştir. Babam da biraz ud çalar ama ailemizde profesyonel müzisyen yok. Bizde normal meslekler; doktor, mühendis, memur falan var.

TOP OYNAMAK YERİNE NEDEN PİYANO?

Ailemin isteği üzerine, müzik ve piyano dersine başladım. Genellikle piyano dersi aldığınızda yanında solfej dersi verilir. Komşumuz Zuhal Abla müzik öğretmeniydi. Anlamadığım zaman gidip ona soruyordum. Öyle bir iki sene gittim sonra sıkıldım tabii. Çünkü dışarıda top oynayacağıma evde piyano çalışıyorum. Neden böyle bir şey yapayım? Küçücük çocuğum sonuçta. Haliyle bıraktım. Ama ortaokulda tekrar başladım piyanoya. Sonra rock dinleme yaşı geldi. Bu sefer de zorla gitar aldırdım ve gitar öğrendim. Liseye kadar pek farkında olmadan müziğin içindeydim. Lisede hikâye değişti. Mesela 15 yaşında besteci olmak istediğimi günlüğe dökmüşüm. Daha o zamanlarda karar vermiştim.

GÖZÜM DAHA GENEL ÇERÇEVEDE

Yaptıklarım, benim açımdan sokakta oynamak gibiydi. Gitar çalmanın düşünülecek bir başka yanı yoktu. Piyano çalıyorum, şarkı söylüyorum ama şarkıyı şu söylesin ben bunu çalayım gibi oluyordu. Sonra şunu fark ettim: Tek müzik türüne yoğunlaşamayacağım. Yani gözüm daha genel bir çerçevede. Müzik öğretmenim Mesut Karakaya beni klasik kompozisyona yönlendirdi. Hocanın seni doğru yönlendirmesi hayati önem taşıyor. Ben olaya daha genel bir bakış açısıyla yaklaşmalıyım, müzik yazmalıyım diye düşündüm. Gerçi şu anda caz şarkıcısıyım. Konuya biraz uzak ama değil de aslında o kadar.

DAHA NORMAL BİR MESLEK SEÇ!

Lisede ailemle herkesin yaşadığı o klasik şeyi yaşadım; kararlara karışma durumu. Ben Klasik kompozisyon okumak istiyorum. Ailem ise “normal” bir iş yapmamı istiyordu. Şu anda biri bana müzik yapmayacaksın dese, konuşmaya bile değer görmem. Ama çok küçüktüm. Hazırlık okumama rağmen, 17 yaşında üniversiteye başladım. O zamanlar anne ile babanın dediği şey farklı oluyordu. Öyle yapmak gerekiyordu. Bir de beni 1 – 2 sene daha liseye almak istediler. Konservatuvara girmiştim ve oradan devam ettirmek istediler. Bizimkiler onu da algılayamadı. Bir şekilde böyle oldu. Mimarlık okudum. Buna çok pişmandım eskiden ama artık “iyi ki böyle olmuş” diyorum.

OLANLAR OLDU DA NASIL OLDU?

Mimarlıkta restorasyon konusunda yüksek lisans yaptım. Çok sevdim. Mimarlığı bırakmamın sevmemekle alakası yoktu. 2 – 3 sene çalıştım. İş yerimdeki amirimiz Koray Güney, tam bir cazseverdi. Özellikle yeni işleri ilgiyle takip ederdi. Quartet Muartet’in albümü de daha yeni çıkmıştı. Bize de zorla dinlettiriyordu. Bir dinledik, iki dinledik derken dördüncüde sevmeye başladık. Sonra bir arkadaşım Sibel Köse diye birisinden bahsetti. Nardis konserine gittim ve bu müziği canlı dinlemem gerektiğini fark ettim. Daha önce hiç caz konserine gitmemiştim. Sonra, o yol öyle açıldı ki hala olanlara inanamıyorum. İki senede nasıl apar topar New York’a gittim? Nasıl üç senede yüksek lisansı bitirebildim? Nasıl şimdi yüksek lisansta vokal hocalığı yapıyorum ? Yani bunlar nasıl oldu hakikaten bilmiyorum.

ÖZGÜRLÜK HEYKELİ’Nİ GÖRMEK İÇİN VAKİT YOK(!)

New York’a gittim. Manhattan School’un master’ını kazanmıştım. 15 kişilik kontenjanı olan bir okuldan bahsediyoruz. O sene sadece iki kişi almış ve biri benim. Nasıl bir öz güvensizlik oluştuysa gitmeye cesaret edemedim. Bir sene New School’a, lisansa gideyim dedim. O zaman anladım ki önümüzdeki yıl gönül rahatlığıyla master’a başlayabilirim. Reggie Workman gittiğimizde bir konuşma yaptı ve“Yaptığınız şey çok önemli. Etrafınızdakiler ne derse desin bunu çok iyi bilin” dedi. Böyle insanların yanında olunca üç sene kapandım ve sadece müzik yaptım. Samimiyetle söylüyorum, Özgürlük Heykeli’ni ve Empire State Binası’nı üç senenin sonunda gördüm.

BU İŞ TÜRKİYE’DE DE OLUR

Adem Gülşen ve Erdem Göymen’le 2011’de tanıştık. İstanbul Caz Festivali’nde sahne alacaktım.Yazın bir aylığına Türkiye’ye dönmüştüm ve onlarla çaldığım zaman, “demek ki böyle bir müzikal uyumu Türkiye’de de yakalayabilirim” dedim. Dönme kararımda bu iki ismin çok büyük katkısı vardır. Bir diğeri de Alper Yılmaz. Yılmaz’ı New York’ta dinlediğimde ne Türk olduğunu ne de kim olduğunu biliyordum. Dinledim ve bu adamla çalmak istiyorum diye düşündüm. Alper Yılmaz, döndüğüm sene Türkiye’ye geldi. Yani tesadüfe bakar mısınız?

ALBÜM YAPMAK, ŞANTİYE ŞEFLİĞİ YAPMAK?

Thing’s çok önemli. Diğerleri de önemli tabii ama Things ilk göz ağrısı olmaktan öte kaygısız bir albüm. Kendime kaygısız bir albüm yapabileceğimi gösterdim. Albüm yapmak şantiye şefliği yapmak gibi. Yani çok fazla şey ile uğraşmak gerekiyor. Ortaya bir şey sunuyorsunuz ve bu, siz öldükten sonra bile kalıyor. Düşünsenize ne kadar büyük bir sorumluluk…

BİR DÜNYA YARATMAK

Şarkı söylerken kendimi özgürleşmiş hissediyorum gibi şeyler diyemeyeceğim. Vokal benim için bir enstrüman. Kendimi sahnede sadece bir şarkıcı olarak görmüyorum. Kendi kafamda müziği yazan ve yaratan kişiyim. Hatta bunun üzerine ders aldım. New York’ta master yaparken klasik orkestrasyon dersi alan tek cazcı bendim. Hoca bile başta dalga geçti. Ama sınıfı birinci bitirdim. Hem Klasik Müzik hem de cazda içimde kalan o şey ile hesaplaşmak istedim. Sözlü müzik yaptığım için, vokal de benim için önemli. Sözü söyleyen kişi şarkıcı olacak. Kemancı ya da kontrbasçı olmayacak. Aslında bir bütünün parçası hepsi. Hikâye benim şarkı söylememde değil. Bütün hikaye aslında bir dünya yaratmakta.

CAZ, YÜREK İSTER(!)

Caz adanmışlık işidir. Adanmışlık olmadan hiçbir şey yapamayız. Yani hem keyfi hem cazı bir arada yürütemeyiz. Bu olmaz. Bunu hesap edenler hiç bu işe bulaşmasınlar. Çünkü para da kazanamayacaklar. Çok iyi bir yaşam standardına ulaşamayacaklar. Ayrıca çok çalışmaları gerekecek. Rahat etmek istiyorlarsa ya farklı bir müzik stili ile ilgilensinler ya da müzikle hiç ilgilenmesinler. Bir ay bir odaya kapanıp sürekli çalışabileceklerse, gerçekten ya da sadece bir sekizlik nota için, bir saniye bile sürmeyecek bir nota için günlerini harcayabileceklerse girsinler bu işe. Yüreklendirici konuşmalar yapmayı çok istiyorum ama yapamam. Belki bu daha yüreklendirici bir konuşmadır. Yani öyle keyif alarak yapılan bir müzik değil bu. Acıyla olan bir şey!

'Bizim Cazcılar’dan kaçırdığınız bölümleri NTV Radyo’nun adresinden dinleyebilirsiniz.

Sayfa Yükleniyor...