Nevra Serezli: Oyun sonrası 10 dakika için 50 yılımızı veriyoruz

Sanatçı Nevra Serezli 7 yıl önce kaybettiği eşi Metin Serezli’nin ardından sıkı sıkı tutunduğu anılarını, gün geçtikçe artan özlemini, 50 yıldır ilk günkü heyecanla icra ettiği mesleğini ve özel hayatına dair bilinmeyenleri anlattı.

21.01.2020 - 14:39

20200121_2_40427896_51380845_Web.jpg

Yaklaşık 50 yıllık sanat hayatında Dormen Tiyatrosu, Çevre Tiyatrosu ve Devekuşu Kabare gibi birçok tiyatro topluluğuyla sayısız oyun oynayan ve nice ödüller kazanan Nevra Serezli, 11 yıl sonra Tiyatrokare ile sahneye çıktığı Ağaçlar Ayakta Ölür oyununun provaları sonrasında muhabirinin sorularını yanıtladı.

Hoş geldiniz, nasılsınız?

Çok teşekkür ediyorum. İşte yeni piyese başladık. Onun heyecanını atmaya çalışıyorum.

Hayırlı uğurlu olsun, bundan bahsedeceğiz. Öncelikli olarak, Amerikan Kız Koleji mezunusunuz. Nevra Şirvan'ın tüm ülkenin tanıdığı Nevra Serezli olma yolculuğundan bahsedebilir miyiz? İlk tiyatroya başlangıcınız, ilk oyununuz neydi?

Nevra Serezli: Bebek İlkokulu’nda başladım. Okulun 5'inci sınıf müsamereleri vardı. İlk orada kendimi sahnenin üzerinde buldum. Santa Lucia diye bir şarkı vardı. Mandolinle onu çalıp söylemiştim. Sonra da kelebek olmuştum. Hatta annem yapmıştı kostümümü. Böylece sahne ışıklarına girmiş oldum.

Kaç yaşındaydınız?

İşte 5'inci sınıf, müsamere olurdu ya eskiden bitirirken. Sonra Amerikan Kız Koleji'ni kazandım. Oraya ilk başladığım yıllarda da hemen İngilizceyi daha iyi öğrenebilmek için çalışmalar yapılırdı. Ufak ufak piyeslerden sahneler oynanırdı. İngilizce hocam beni de seçmişti. Ben orada bir iki sahnelik role çıktım ve çok mutlu olduğumu hissettim o an. Hep bir şeyler oynadım okul sırasında. Sonra 1962 yılında bir burs programıyla Amerika'ya gittim. Kaliforniya'da bir ailenin yanında bir sene kaldım. Orada da tiyatro ve modern dans derslerine devam ettim. Onun yıl sonu piyesinde rol aldım. Orada da çok iyi kritikler aldım. 

Amerika’da da sahne ışıklarının altındaydınız, harika…

Evet, evet. Hatta tiyatro hocam sınıfta beni parmakla gösterip, 'Baksanıza, bir Türk kızı burada İngilizce oynuyor. Şaşırmıyor musunuz? Bu ne başarı, bu ne başarı!' diye benden övgüyle bahsetmişti. Çok hoşuma gitmişti, çok gurur duymuştum. Sonra dönüp tekrar kolejin 3 senesini daha okudum. Oradan mezun olurken My Fair Lady müzikalinde rol aldım. O benim ilk sükse yaptığım ve herkese duyurulduğum bir piyes oldu. Hala daha kolejdeki arkadaşlarım, 1965 mezunuyum, 'Senin My Fair Lady'ini unutamıyoruz' der.

"İYİ Kİ DE BURZ ALMIŞIM"

Cockney (Kokni) aksanı öğrenmiştim. Kokni ve İngilizce şarkıları söylüyordum tek bir piyanoyla. Müthiş bir çalışmaydı. Yıllar yıllar boyu onu hep profesyonel hayatta da daha yaşım müsaitken oynamak istemiştim. Bir türlü özel tiyatroda onu gerçekleştiremedim. Çok severek oynadığım bir roldür ve bana çok yakışan bir roldü. Bir kadın yarattım yani Türkiye’de oynanan adıyla. Sonra burs almak istedim Amerika’dan, alamadım tiyatro okumak için. Hani derler ye 'Hayatta pişmanlıklarınız var mı?' diye. Evet, benim pişmanlığım o sırada cesaret edip, akıl edip -diğer branşlarda burs alıyordum çünkü yüksek mezuniyet notum vardı- başka, mesela psikoloji, İngilizce falan gibi bir bölüm yazıp sonra oradan tiyatroya geçmek gibi bir durum yapabilirdim. Nasıl bunu beceremedim? Nasıl akıl etmedim? Nasıl korkak davrandım? Hep ona üzülürüm, onu yapamadım diye ama ne oldu? Dormen Tiyatrosu’yla tanıştım, Dormen'de profesyonel oldum ve ne oldu? Metin’i (Serezli) tanıdım, Metin'e aşık oldum, Metin'le evlendim, iki çocuğum doğdu. Şimdi düşünüyorum Amerika’ya gitmiş olsaydım ne olurdu hayatım? Ne biçim bir şey olurdu? Yani, Metin’i, Murat’ı ve Selim’i başka birileri olarak Tom and Jack diye düşünemiyorum yani. Onun için iyi ki de burs almamışım diyelim." 

Evet, güzel bir kader olmuş hayatınızın akışında… Bugüne kadar Dormen, Çevre Tiyatrosu, Devekuşu Kabare'de ve İstanbul'da bir sürü oyunda oynadınız. 50'nin üzerinde oyun sanırım. Bir sürü müzikalde rol aldınız. Nice ödüller kazandınız. Neler söyleyeceksiniz bu başarılı geçmiş için?

Yani başarılı geçmişim diye baktığım zaman insanların sokakta yürürken bana çok saygıyla yaklaşmaları, beni çok severek kucaklamaları, başarı bu. Nevra olarak, Nevra Serezli olarak, bir kadın olarak sana yaklaşıyor ve sarılıyor. Belki 4-5 tane de piyesini hatırlıyor. Ama gözlerinde bana olan sevgilerini ve saygılarını görüyorum. Yani onlar '5'inci ödülün şuydu, 10'uncu ödülün buydu' diye hatırlamıyor. Ödüller işte var, yukarısı da dolu. Hani herkes der ya 'Bu benim 6'ncı ödülüm!' Benim de kaçıncı ödülüm, saymadım bile. Çünkü benim için o an, o ödül verilen yer, orada yaptığın iki cümlelik konuşma önemli. Eve geldiğin zaman onu ailenle, sevdiğinle, aşkınla paylaşmak önemli. Ondan sonrası onlar büfe üzerinde duran değerler olarak kalıyor.

"MÜHİM OLAN YAŞANTIDA NASIL BİR ÖDÜL ALDIĞIN"

Mühim olan senin yaşantında nasıl bir ödül aldığın? Çocuklarından, arkadaşlarından, kendi okul yıllarındaki arkadaşlıklarından ve normal sokaktaki halktan... Sokaktaki halk benim için çok önemli. Onlar benim ailem gibi çünkü. Onlar bunca yıl hep saygıyla yaklaştı. Değerli gazeteci arkadaşlarım da hep öyle yaklaştı. Hiçbir zaman ben hiç birinden bir terbiyesizlik, bir kötü söz ya da benim beğenmediğim bir haberin yazılmasını hiç görmedim, hiç duymadım. Hadi şimdi yaşıma hürmet edebilirler ama gençlik yıllarımda da görmedim. Onlar da insanlara nasıl davranacağını pekala biliyor. Genç gazetecilerimizin çoğu zaten elimizde büyüdü şu anda. Yaşıtlarım var yani. Dormen'e ilk girdiğim yılda kulise girip röportaj yapmış insanlar şimdi gazetelerin belli başlı köşelerinde çok büyük gazeteci olarak duruyorlar. Birlikte büyüdük. O yüzden onlara da çok değer veririm.

"HAREKETLERİNE DİKKAT ETLEK ZORUNDASIN"

Ben şeye inanırım, iyi bir sanatçı olmak, bir önder ya da bir rol model olmak önemlidir. Yani 'Ben sanatçıyım, deli dolu taraflarım vardır, istediğim gibi yaşarım, bu da benim özgürlüğümdür.' tavrına inanmam. Sen madem ki bundan ekmek paranı kazanıyorsun, bu yüzden sokakta yürürken seninle gelip resim çekiyorlar, seni bir yere koyuyorlar, sen hareketlerine dikkat etmek zorundasın! Bu yüzden de 50 senedir hayatıma dikkat ettim, duruşuma dikkat ettim. Bir yerde bir kötü söz bile çıkmasın ağzımdan, biri duyar da 'Ayıp Nevra Hanım bu lafı nasıl ettiniz?' der diye. Bu İstanbul'un trafiğinde bile dikkatli araba kullanıyorum. Bazen deliriyorum ama hiçbir şey söylemiyorum, korna bile çalmıyorum. Biri dönüp de 'Niye çalıyorsunuz? Bu bir terbiyesizlik' demesin diye. O kadar yaşantıma ve hareketlerime dikkat ediyorum. Ömrüm boyunca otokontrollü oldum. Bu yaşımda da hala öyle devam ediyorum."

Sizin karakter, kişilik özelliğiniz de böyle olmalı tabii ki... Bir de Metin beyle mutlu, saygı dolu bir evlilik sürdürdünüz, bunlar da önemli faktör olmalı?

Nevra Serezli: "Çok, çok! İki kişi birbirini bulmuş, iki kişi aynı kafada. Sen bana, 'Nasıl bu gücü buldunuz?' Hiç güç müç de bulmadık, aramadık. Normal suyun akışına gitti her şey. Bu davranışlarım da normal. Ben böylesini biliyorum. Çünkü annemden, babamdan, aile çevremden de bu şekilde yetiştirildim. Saygı çok önemli. Küçücük torununa bile saygı göstereceksin. Onun bir kişiliği var. Herkesi bir kişilik, bir bütün, Allah’ın yarattığı bir değer olarak görmen lazım. Öyle davranman lazım. Bu devirde biraz sinirini tutmak, biraz kontrol etmek hareketlerini zor olabiliyor. Ben de zorluklar yaşıyorum tabii ki. Birdenbire kendim aklıma gelince, 'Madem ki Nevra Serezli olarak yolda yürürken insanlar sana selam veriyor, sen de dikkat etmek zorundasın hareketlerine' diyorum."

Tiyatroya 11 yıl ara verdikten sonra Ağaçlar Ayakta Ölür oyunuyla geri döndünüz ve ilk gecenizde dakikalarca ayakta alkışlandınız. Ne kadar güzel duygudur bu kim bilir?

Çok kötü oldum. Hareket edemedim, lafa giremedim. Bu kadarını beklemiyordum. Tabii sokaktaki halk, 'Sizi göremiyoruz Nevra Hanım' diyorlardı ama bu kadarını beklemiyordum. Sanki o alkış bana aileni kaybedersin de sonra bulursun da öyle bir sevgi alkışı ki o, o yüzden çok duygulandım. Ondan sonraki lafları valla nasıl söyledim? İlk 10 dakika kendimi toparlayamadım. Bir de duygulu bir bitişi var, finalde halkın yine ayağa kalkması, ayakta alkışlaması. Biz sanatçılar, biz tiyatrocular bunun için yaşıyoruz galiba ya... O son bitiş ve ondan sonraki 10 dakika için 50 seneni veriyorsun. Duygulandın, sen duygulandın gözlerin doldu. Düşün ben nasıl duygulanmayayım?"

Evet, evet. Oyunun yönetmeni Nedim Saban 20 yıl içinde 20 farklı oyunla gelmiş size ve hiçbir oyuna 'Evet' dememişsiniz ve 20 yıl sonra bu oyuna 'Evet' demişsiniz...

"Evet, çok. Nedim'le de tanıştık, 'Nevra abla ne zaman oynayacaksın benim tiyatromda?' dedi. O baştan var. Beni kandıramadı, Metin'i kandırdı, Metinciğimle oynadı birkaç piyes. Seçmeme, beğenmeme nedenim kendi kriterlerime uymayan bir takım şeyler oluyordu. Ben hep şunu söylemiştim, 'Başrol diye rol arama bana. İyi bir piyes bul. Ben orada olması önemli olan bir karakteri de oynarım. İlle benim üstüme, benim üstüme diye düşünme Nedim. Yeter ki piyes iyi olsun, bir anlamı olsun ve ben o oyunu oynamak, tiyatroya gitmek için can atayım.' Yolluyor olmuyor, birisi fazla komedi oluyor, birisi fazla dram oluyor. Bir de ben piyesi tutturmak isterim. Ona da bakarım. Benim bütün oyunlarım hep tuttu. Benim 5 sezon 'Çılgın Sonbahar' oyunum var. Onun için ben o konuda iddialıyım, benim oyunum tutmalı ve seyirci gelmeli. Kendi tiyatrom olmamasına rağmen tiyatroya para kazandırmalı. Okurken o yönden de okuyorum. 'Bu tutar mı? Bu iş yapar mı? Bu niye tutmaz? Bu niye tutar?' Biraz da hislerime güvenirim. Bunu okuduğum anda hislerime güvendim. 'Bu oyun tutacak' dedim. Çünkü bu oyunda insanları kalbinden vuran bir taraf var. Çok empati yapmaya açık bir oyun. Herkesin ailesi, torun sevgisi, büyük dedesi, nenesi, bütün bu oluşumlar var. İspanyol bir yazar 1950’lerde yazmış, 2020'de oynuyoruz. İnsan duyguları, değerleri hiç değişmemiş. Klasikleşmiş. Buna klasikleşmiş deniliyor. Yani klasik oyunlarda da öyledir. Shakespeare'in zamanı, 2020'de de aynı konuyu tartışırsın gibi. Klasik o demek zaten, eskimeyen, hep aynı kalan. Büyük değerler yazdıkları için öyle oluyor. Yoksa günlük şeyleri yazmak kolay. Önümüzdeki sene eskimiş olur öyle şeyler. Bunu bulunca, bravo Nedim’e nasıl aklına geldi bilmiyorum. Okudum, telefon ettim, 'Bunu yapabiliriz bu kış.' dedim. Havalara uçtu. Böylece başladı serüvenimiz. Harika bir ekip kurdu. Gerçekten 10 numara bir iş çıkarttı Nedim."

Bu yıllar içinde eminiz ki başka tiyatrolardan da teklifler almışsınızdır. Hiç mi içinize sinen rol olmamıştı? 11 yıl uzun bir zaman çünkü?

Nevre Serezli: "Gerçekten olmadı. Başucumda bir sürü tekstler duruyor. Size biraz komikliğini anlatayım. Genelde Bodrum’a gidince bu telefonlar gelir. Hakan Altıner’ler, Bora Severcan’lar, Nedim Saban, Tiyatro İstanbul ve bütün beni tanıyan, seven insanlardan. 'Nevra abla oyun yapmayı düşünüyor musun?' Tabii, düşünüyorum, bulun oyun oynayayım.' diyorum. 'Yarın kargo şirketine veriyoruz, oyun geliyor.' diyorlar. Ben nasıl heyecanlanıyorum, düşünebiliyor musun? Gelecek, okuyacağım ve belki de hayatım değişecek. Şimdi benimle birlikte yaşayan, bana yardım eden, benim yalnızlığımı yok eden onlara (yardımcılara) 'Ben denize gideceğim, kargo gelirse lütfen kapıdan teksti al, başucuma koy, gelince okurum.' diyorum. Akşam da okumam, zihnim açık olsun sabah uyanırım, kahvaltımı ederim, kahvemi söylerim, balkona geçerim. Şimdi başlarım birinci sayfadan. Kızlar bana girip çıkarken bakıyorlar, sonra anlatıyorlar, 'Önce birinci sayfadan başlıyorsun Nevra abla. Kahveden bir yudum alıyorsun, okuyor, okuyorsun. Ortalarına doğru senin suratın çöküyor, kahveyi şöyle elinle itip, teksti kapatıyorsun. Anlıyorsun ki sen teksti beğenmiyorsun.' diyorlar. 'Sonra ben nasıl telefon edip reddedeceğim?' diyorum. Biliyor musun ki telefon etmeden önce 5-10 dakika prova yapıyorum kendi kendime. Kırmadan, nasıl yuvarlatarak lafları reddedeyim diye. Çok zor, çok hevesle yollamış oluyorlar. Bazılarında haksız çıkabilirim ama hep şunu diyorum; 'Bana uymadı, siz oynayabilirsiniz, benlik değil, beni çağırırsanız ilk gece birinci sıradan gelip izlerim.' diye reddedişim oluyordu.

"NEDİM'İN GÖZLERİ DOLDU"

O yüzden Nedim de içinden, 'Şimdi Nevra abla beni karşısına alacak, bak Nedim'ciğim seni çok severim, tiyatronu da severim. Ama başka bir seneye' diyeceğim diye hazırlıklı bekliyormuş. 'Hadi, uzat elini anlaşalım, oynayacağım' deyince çok mutlu oldu, gözleri doldu. 'Yıllardır hayalimdir.' dedi ve de 'yukarısı' bize bugünleri gösterdi. Çünkü her şey çok denk düştü. Bu kadar içime sinen prodüksiyon ve reji oldu. Her şeyiyle dört dörtlük bir iş yaptı Nedim. Kendisine teşekkür ediyorum bu kadar iyi bir patron olduğu için."

Sizden önce bu rolü çok iyi isimler oynamış. Macide Tanır tiyatroda, Yıldız Kenter sinemada, Çolpan İlhan televizyonda oynamış. Onları izlemiş miydiniz?

"Evet, tabii. Hiç birini, tesadüfen izlememişim. Yoksa en sevdiğim insanlar. Macide hanım Ankara’da oynuyordu, ben kolejde daha okuyordum. 1965 yılıydı, göremedim. Sonra denk düşüp de filme ve diziye rastlayamadım. İstesem tabii ki filmi bulurdum, seyrederdim. Seyretmek istemedim, 'Çok etkisinde kalırım, bazı yerlerini belki kopya oynamak isterim, bana yakışmaz, etkilenirim. Kendi hayal dünyamda kadını yaratıp oynayayım.' dedim. Şimdi seyredebilirim, artık rolü çıkardım şimdi."

Biraz önce bahsettiğiniz gibi klasikler ve duygular hiçbir zaman geçmiyor. Yani Shakespeare’dan bahsetmiştiniz, bugün de oynandığında aynı duyguyu seyirciye verebiliyor dediniz. Oyuncu olarak profesyonelliğinizin yanı sıra kendi hayat deneyiminizden de faydalanıyor musunuz? Şimdi Allah bağışlasın 2 torununuz var. Babaannesiniz aynı zamanda.

 "Dört. Küçük oğlumdan da bir kız bir oğlan, 4 torunum var. Nasıl faydalanmam? Aslında zaten oynarken muhakkak kendi tecrübelerinden, duyduklarından, okuduklarından, etkilendiklerinden tabii ki faydalanırsın. Zaten oyunculuk gözlem sanatı. Muhakkak antenlerinin hep açık olması lazım. Bu bizim meslekte bir deformasyon haline geliyor. Kimi görürsen gör ona bir tipleme olarak bakmaya başlıyorsun. Bazen de rahatsız edici oluyorsun. Çünkü böyle inceliyorsun devamlı enteresan bir tip gördüğün zaman. Bazen de o kadar enteresan tiplerle karşılaşıyorsun ki onu sahnede oynasan 'abartıyorsun' denir ama o tip karşında! Bir otobüste, bir sinemada, bir galada. Ben çaktırmadan gözümü diker bakarım. Sadece kadına bakmam, erkeğine de bakarım. Enteresan bir el hareketi vardır onu beynime hemen kaydedip 'Bir gün kullanılır bu ya' derim. Çünkü sen insanla, yaşayanla ilgilisin. Tiyatro yaşayan bir şey. Mesela belli zamanlarda kötü bir durumda herkesin reaksiyonunun nasıl farklılık gösterdiğine bakmak hoşuma gider. Bir kavgaya bakış açısı, yerde ölmüş bir kedi yavrusuna bakış açısı, güzel bir kadına bakışı ve yahut serseri bir adamın geçişi… Yani bu nasıl reaksiyon gösterir? Ben olsaydım nasıl gösterirdim? Sonra oturup evde ben Nevra olarak nasıl gösteririm? Tabii ki acı deneyimler, travmalar yaşadık. Ama aslında onları belki de çok fazla kullanmamak lazım. Başka bir bakış açısından kullanmak lazım. Ben öyle kullanmaya çalışıyorum. Yoksa kendi deneyimimden kullansam o belki de biraz yorucu olabilir. Biraz ondan kaçınıyorum açıkçası. Hepimizin aileleri var, anne-babası var, erken kaybettiklerim var, akrabalarım var, çağın meşhur hastalığından geçirmiş ve onlarla bunları yaşamışlıkların var. Hep bunlarla doluyorsun, doluyorsun ve bazen bir yerlerinden o duygular çıkabiliyor, bazen de başkasının hayatının üzerinden onu kullanabiliyorsun. Onu senin ruhun ve kafan biliyor. Karşındaki çok bilmeyebiliyor, kimden esinlendin, kimi buldun? Kimden yarattın? Çok keyifli meslek canım." 

Sanırım oyuncularda bu daha fazla. Kayıt ediyorsunuz?

Nevra Serezli: "Tabii, tabii kayıt etmek ve anteninin açık olması. Hep bir farkındalık ve empati muhakkak olacak. Dış yapım filmleri, televizyon olaylarını takip etmek, imkanın varsa gidebiliyorsan yurt dışında tiyatroları seyretmek çok çok faydalı. Hele yeni yetişen gençler, 'Nevra abla biz oyuncu olmak istiyoruz. Ne yapabiliriz?'... Ya bir kere devamlı tiyatroya gidin seyredin. İyi veya kötü. Kötüsünü de seyredin, neden kötü olduğunu görün. Okuyun, çok şey seyredin. Konuşun. Mümkünse bir tiyatrocuya rastlarsanız konuşun. Derdinizi anlatın. Biz her zaman emrinize amadeyiz. Ben bayılırım gençler gelsin benimle konuşsun."

Uluslararası projelerde yer alma düşünceniz olmuş muydu hiç? Siz İlk Amerika’da sahneye çıktınız aslında ama..?

Nevra Serezli: "İngiltere'de çıktım 2 kere. Haldun'un (Dormen) 'İstanbul Masalı'yla gittik Erol Günaydın ile... Sonra da Necati Cumalı'nın 'Nalınlar' piyesiyle İngiltere'ye gittik. Göksel Kortay, Yıldız Kenter, Nüvit Özdoğru, Kerem Yılmazer, Haldun Dormen gidip İngilizce şakır şakır oynadık. Büyük reaksiyon aldık ve İngiltere’de turne yaptık. Otobüsle şehir şehir 'Nalınlar'ı oynadık. Olağanüstü reaksiyon aldık. Yani ben İngiltere'de, İngiltere tiyatrosunda, güzel salonlarında İngilizce oynamış biriyim. Gazete kupürleri hala duruyor, 'The Turkish Clogs' diye. Hepimizin resmi vardır. Haldun kitabında bu resmi kullandı, müthiş bir ekiple gittik. Gelen seyirci inanamadı, 'Nasıl bu kadar mükemmel İngilizce oynuyorsunuz? Hiçbir kelimesini kaçırmadan biz seyredebiliyoruz ve oyunu anlayabiliyoruz.' dedi. Hayatımın en güzel devrelerinden biridir. Çok gurur duyduğum bir şeydir. Sonra tekrar Haldun Londra’ya müzikalleri götürdü bu sefer. O ekip de harikaydı. Halit Ergenç, Ruhsar Öcal, Ayşegül Aldinç, Erol Evgin yine Haldun ve ben. Gittik Türkiye’deki müzikal tarihini anlattık. Ben İngilizce, Haldun Türkçe anlatıyordu. İşte Erol çıkıyordu o şarkıyı söylüyordu, Ayşegül başka şarkıyı söylüyordu. Ruhsar başka bir şey yapıyordu. Müthiş bir sükseydi. Onu da Türk ve Kıbrıs Türkleri ayarlamıştı orada. Gittik, oynadık, oynadık, oynadık. Yaaa!"

Harikasınız. Türk sineması ve Türk tiyatrosunun dünyaya göre hangi noktada olduğunu düşünüyorsunuz bugün?

Nevra Serezli: "Tabii tiyatro lisan açısından çok fazla bir yere gelemez. Çünkü Türkçe oynuyorsun. Ancak dışarı gidenler de oradaki Türklere oynuyor. Ama İngilizce olabilseydik Türk tiyatrosunun hiç aşağı kalır bir yanı yok. Hele oyunculuk açısından hiç yok. Dünya ile boy ölçüşür diye düşünüyorum. Bütün oyuncularımız için aynı şeyi söyleyebilirim. Televizyonda yavaş yavaş ilerleme, iyi prodüksiyonlar, iyi rejiler, iyi senaryolar çıkmaya başlıyor. Sinemamızı çok beğeniyorum. Arada biraz hafife kaçan komedi filmler olmasına rağmen, çok kaliteli eserler, başta Nuri Bilge Ceylan olmak üzere çok güzel Türk filmleri de çekiliyor. Hatta yurt dışında da birçok filmimiz ödül alıyor. İyi yerdeyiz yani, iyiyiz."

Sayfa Yükleniyor...