Selahattin Yusuf'tan yeni kitap: Eve Dönemezsin

Güçlü üslubu ve seçtiği konularla Türk edebiyatında kendine özgü bir kulvar açan Selahattin Yusuf’un yeni romanı Eve Dönemezsin raflardaki yerini aldı.

21.12.2020 - 12:31

Selahattin Yusuf'tan yeni kitap: Eve Dönemezsin

Türk edebiyatında kendine özgü üslubuyla tanınan Selahattin Yusuf’un yeni romanı Eve Dönemezsin raflardaki yerini aldı... 

Bu kitapla bu kez Doğu Karadeniz’in ücra orman köylerinden birindeyiz. “Ömer Seyfettin’in hala ölü ve büyüklerimizden bir tek Kenan Evren’in hayatta” olduğu sıralardayız. Yani 1980’lerin ortasında.

Kahramanımız çetin taşra yaşamının bütün ağırlığını küçük omuzlarında taşıyan, isimsiz bir çocuk. Jandarma zoruyla ailelerinden alınıp ilkokula yazdırılan yaşı geçkin kurbanlardan biri o. Sürekli yürüyor. Roman boyunca. 13-14 yaşlarında ve köyün gözde kızı Selvi’ye abayı fena yakmış. Bağ bahçe, tarla, çobanlık gibi ağır işlerin altından onu kurtarıp okula gönderen Jandarma’ya içten içe minnet duygularıyla dolu. Kara yoksulluk, tamam. Ama kahramanımızın gözünden baktığımızda uçsuz bucaksız bir cennet yine de yaşam. Çaba, alın teri ve sayıklama dolu destansı bir hikayenin tam ortasındayız.

Küçük kahramanımız kendisini; “yıldızları dağ doruklarına, gaz lambalarını da göklere yerleştirmiş bir gecenin garip yolcusu” olarak biliyor. Kendi acısını ve sarsılmaz umudunu kendi küçücük omuzlarında taşıyor. “Ben” diyor, “kendi günahlarımın küçük hacısıyım...” 1980’lerin kara kışının ve ayazının erken büyüttüğü, mecburen olgunlaştırdığı dokunaklı bir kahraman o. Kışın yamaçlardan, ormanlardan aşağı, keçi yollarından saatlerce iniyor okula gitmek için. İlkokula. Kara lastikleri dönüp duruyor ayaklarında. Donmamak için ikide bir mola verip ellerine işiyor. Yarı yolda önünü kesen Deli Musa’ya istediği sigarayı verebilmek için kaçak tütün sarıp önlük cebine koyuyor amcası sabahları.

1980'LER TAŞRASINDA KÜÇÜK BİR ÇOCUĞUN MÜCADELESİ

Okul yolundaki en tehlikeli gümrükten böyle geçiyor ancak. Bazen de yumurta götürüyor bakkala. Yumurta yoksa öğleyin karnını doyurabilmek için köyün tek fırınına odun götürüp satmak zorunda. Selvi mi? Selvi öbür çocuğa, Servet’e aşık. Adamımız ömrü hayatında görmediği meyvelerin isimlerini kitaplardan ezberliyor. Dersleri kötü. Aklı bir karış havada ve hayal aleminde yaşıyor. Sürekli dayak yiyor öğretmenden. Neredeyse tek ayak üstünde geçen bir kara kış. Anne ölüyor. Naylona sarılı tek fotoğrafı artık kahramanımızın koynunda saklanacak. Anne yoksa ev de yok artık. “Annelerin dalgınlığı işte; ölünce yuvayı da mezara götürürler mutlaka...” Sonra yayla maceraları başlıyor. Önce artist, sonra yazar olma hevesi kaplıyor içini. Ne bulursa okuyor. Köhnemiş yayla evlerinin “ölmüş koyun leşi veya fanila kokan köşe bucaklarında” kese kağıdı kovalıyor. Onları açıyor ve gazete haline getirip okuyor. Yaylanın barakadan bozma kör köhne bakkalında bulduğu birkaç kitaba dadanıyor. Yazar olacak ve Selvi o zaman imana gelecek. Tek çıkar yol bu, ona göre. Yoksulluğun ve hayat şartlarının üstesinden öyle gelecek. Bütün hayatını ve son derece kısıtlı şartlarını, giderek bütün benliğini kaplayan bu takıntı emmeye başlıyor. Gündüzleri çobanlıkta açıp okuduğu gazeteler rüzgarda savrulup dağlarda oradan oraya uçuyor. Selvi’ye yazdığı mektuplar kayalıklarda, mağaralarda saklanıyor. Selvi giderek kahramanımızın yazdığı aşk mektuplarını öğüten bir canavara dönüşüyor. Ama işin aslı sonra anlaşılacak. Çünkü oyun kuruyor. Kahramanımız Selvi için sadece bir koltuk değneği. Öte yandan mektuplara hayran. Mektuplara tutkun. Selvi onları kopya edip, kendi platonik aşkına, yani Servet’e gönderiyor. Adamımız, nefret ettiği rakibine -Servet’e- bir yaz boyu tutku dolu aşk mektupları yazdığını farkında değil elbette. Ama ne gam! Çünkü bilmeden yazar (şair) olma yolunda da emin adımlarla ilerlemektedir...  

Roman boyunca küçük bir çocuğun, 1980’lerin koyu taşra yoksulluğu içinden hayata dokunaklı bir acemilikle adım atışlarını izliyoruz...  

Koşullar ne kadar ağır olursa olsun, umudunu yitirmeyen bir çocuğun, adeta sağır bir inatla, hayalleri için giriştiği şiirsel mücadeleyi doya doya seyrediyoruz...

ROMANDAN

(Kahramanımız, mısır ayıklama imecesi için bir araya toplanmış kalabalığın, harman kaldırılırken amcasının kavalı eşliğinde horona kalkmalarını anlatıyor...) 

...Yoksunluklar, dar zamanlar, güzel yalağuzluklar ve bitimsiz eski taşkın yaşamaklar. Uzun kış geceleri. Irgatlık şenlikleri. Mısır harmanları. Kolları havada kenetli on beş delikanlı, on beş genç kız, aralarda horonu yürüten yaşlılar. “Hop Hop Hop!” Son kez “Hop!” ve iniyor, dizlere vuruyor kenetli kollar. Tahtalar gümbürdüyor. Babam bağırıyor mahsustan, tahtalar kırılmasın! “Hop! Dik oyna! Ula – Ahh- Haa! Şşşşşş!”

Geceyi içinden zorlayıp bozuyor, çözüp aydınlatıyor naralar. “Al aşşaa vur dizi/Boban görmesun bizi..!” Tepeleme mısır yığınları. Yüksek tavan ağaçlarının arasından çıkıp çıkıp atlıyoruz üzerine bu tepelerin. Büyükler görmüyor. Kimse azarlamıyor bizi artık. Kendi dünyalarının yıl emeği neşesinin kollarında sarhoş olmuş çalkalanıyorlar. “Cık Cık Cık! Bozma Osman! Vur! Vur! Ah-haaaaaayyy! Aaaayhihihihiuuuu!” Bütün çocuklar, biz, şaşkınlıktan ve sevinçten put gibi duruluyoruz orada burada, mısır yığınlarına gömülmüş. Ağızlar kulaklarda ve biraz korkmuş. Talihli bir anda, kendiliğinden patlak vermiş coşkuyla ortalık toz duman. Tahtalar gümbürdüyor, tavan sarsılıyor. Horon alayı eğilip birden kapanıyorlar patlamış neşenin üstüne. Kulpundan seren ağacına asılmış sarsılıyor büyük teyp. “Bozma! Bozma – Aha! Hahaaay – Ah-Auuuuu! ... Bozma Hasan ... Bozma yosma Ayşe! Gavurun kızı... Hahahahaaa...!”

Açılıp kalkıyor, tekrar iniyorlar. Süreyya Davulcuoğlu ve Piçoğlu Osman kemençesi bağırıyor. Nefeslenip atıyorlar kendilerini oraya buraya. Terlerini siliyorlar, su içiyorlar, ağızlar kulaklarda. Laflar atılıyor, yaşlılara helal! Helal be Mikdat dayı! İşte tam o anda... Amcamın kavalı sökün ediyor o vakit bir köşeden. Durun diyor ninem. Gecenin içinden gelip harmana kurulmuş neşeyi kutlamak için gayrete geliyor da. Durun. “Bir hekiya nakletmek” için durduruyor amcamı. Onu yaşlılardan biri durduruyor tutamıyor da kendini. Başlıyor, bir ağıtın ilk “Oy-ooooooyy...” gaydesine tutulup çekiliyor, sürükleniyor, boyun damarları dışarıda, bilinci kararıyor sanki ve susturuyor her şeyi.

“Urus işgalinde” ormanlarda geceleri söylenirmiş bu ağıt. Hekiya nakletmek dediği, o.“Ot yer canlanurduk o vakitler... Orman oti, puğre, morakela, yerelması soğanı...” Yüzü asılıyor herkesin. Anneme sokuluyorum. Ağıt her ne kadar neşenin uzak bir akrabası da olsa düşüyor suratlar işte. Annemin yüzüne bakıyorum. Islanmış güzel, tarifsiz güzel, büyük kokulu zeytin gözlerine. Demek ben de üzüleceğim, diyorum içimden. Susup sokuluyorum. “Al İsmail...!” diye bağırıyor yaşlılardan biri öteden, mısırların içine bağdaş kurup gömülmüş, “... al artuk bunalduk!” Bir uyanma gülümsemesi şöyle bir dolanıyor kalabalığın dudaklarını. Amcam kavalı çeviriyor, daha bitmeden ağıt. Tersinden tutup üflüyor, hazırlıyor. Ağzına oturtuyor dikkatle ve bir törene hazırlanır gibi huşuyla. İlk nefes. Sonra tekrar deniyor. Olmuyor. Herkes sus pus. Sonra tekrar üflüyor, çeviriyor ve doğru ses. İpucunu takip ediyor. Koca dede yadigarı Mis kavalı. Bir metre yirmi santimlik ölçü birimi; dünyanın tarifsiz güzel kavranamazlığını hissetmemizi sağlayan...

Sayfa Yükleniyor...