“Skol” yani Norveççe “şerefe” diyerek kadehlerimizi tokuştururken, İstanbul’da kurulan Magic Ice Müzesi’nin fikir babası Odd Roar Olsen bize dönerek gülümsedi ve, “Hayatınızda hiç yaşamadığınız deneyimler edineceksiniz” dedi. Söyledikleri kesinlikle doğruydu.

İlişkili Haberler


Soğuktan her fırsatta kaçan ben İstanbul'da kurulacak Buz Müzesi vesilesi ile bir gün içinde kendimi Norveç’in kuzeyinde, kutup çizgisinin 200 kilometre ötesinde karlar altındaki Lofoten Adaları’nda bulmuştum. Norveç ve İsveç'i kapsayan bir gezi ile, hem Buz Otel'i hem de Buz Müzesi'nde sergilencek eşyaların yapımında kullanılan buz hasadını gözlemleyecektim.

İstanbul’da baharı beklerken, bünyeye sağ gösterip sol çakarak, yeniden kar pantolonu ve kar botlarıma sarılmıştım. Okyanus kıyısındaki evlerin penceresinden baktığımda suyun, karın ve İstanbul’da asla göremeyeceğim kadar mavi bir gökyüzünün birbirini tamamladığı tabloyla büyülendim. İçimden, “sıcak iklimlerin ötesinde de güzel köşeler varmış dünyada” diye geçirdim.

VİKİNGLERLE TANIŞIYORUZ...
İlk gece, Mortsund’un en eski lokantasında bizim için özel bir yemek ayarlanmıştı. Deniz ürünleriyle arası olmayan ben, bu konuda da yanılmıştım. Dünyanın en lezzetli balıkları burada pişiriliyor olmalıydı. Geceyi deniz evlerinde geçirdikten sonra, sabah, elimizde fotoğraf makineleriyle alabildiğine kar ve okyanus resimleri çekmek için mücadelemiz, bizi bekleyen Viking gemisi için yola çıkmamız gerektiği çağrısıyla yarım kaldı. İlk durağımız Norveç’in en ünlü balıkçı köyü olan Henningsver’di.

Vikinglerin bundan 1130 yıl önce Lofoten Adaları’ndan yola çıkıp İstanbul’a ulaştıklarına inanılıyor. Magic Ice müzesinin açılış töreni için de amaç yine Vikingleri İstanbul’a getirmek. Tabii, yolculuk bugünün olanakları kullanılarak çok daha hızlı ve rahat yapılacak. Günümüzde gerçek Viking bulmaya imkan olmasa da köyde Viking kültürü öyle güzel yaşatılıyor ki, "Acaba yanılıyor muyum?" diye düşünüyorum. Gerçek bir Viking gemisinin üçte biri boyutundaki bir gemiyle yola çıkıyoruz. Viking Şefi Halvdan da bizimle... Soğuk müthiş, rüzgar bıçak gibi kesiyor yüzümüzü. Tulumlarımız bizi koruyor, üstelik suya düşersek batmamızı önlüyorlar. Neyse ki kimse düşmüyor denize.

KADIN ELİ DEĞERSE, AĞ TEKRAR ÖRÜLÜRMÜŞ
Viking gemisiyle Henningsver civarında turluyoruz. Tayfa keyifli, yelkenler açılıyor, bağırış kıyamet, şarkılar söyleniyor. Norveçli balıkçıların şarkılarında sürekli “sex” ve “sexy” sözcüklerini seçiyorum. Zaten cinsiyetçi bir durum mevcut. Eskiden balıkçılar, ağlarına kadın eli değecek olsa o ağı tekrar örerlermiş. Ayrıca teknede lastik bot giymek, sırt çantası taşımak da geleneklere aykırı. Amaç karadan tamamen kopmak. Bir kez tekneye binip balığa çıkan bir denizcinin illa ki büyük bir balık tutması gerekiyor; aksi halde balıkçının cinsel hayatının sönük(!) olduğu düşünülüyor... İşte, Norveçli dostlarımız, karla kaplı kıyıları, küçük, renkli balıkçı evlerini izlerken bu ilginç bilgileri aktarıyor bize. Balık tutmayı deniyoruz ama hava şartları kötü, üstelik yine yemeğe davetliyiz, vazgeçiyoruz.

LOFOTEN ADALARI’NDA HAYAT BAŞKADIR
Ardından gezdiğimiz galeride Lofoten Adaları ile ilgili bir tanıtım filmi izliyoruz. Kıyı köylerinin, balıkçıların, çocukların yaşantılarını; karların kapladığı bu doğa harikası mekanlardaki hayatları görüyoruz. Hayvanlar, ağaçlar, çiçekler, doğanın aldığı binbir şekil, geceyarısı güneşi ve kutup ışıkları da cabası... Bu gösterimin benzerlerinin Magic Ice Müzesi aracılığıyla İstanbul’da da olacağını bilmek güzel. Sıradaki durağımızsa Viking Müzesi...




Arctic Tour otobüsümüze binerek (toplamda 6 kişiyiz ama bize tahsis edilmiş koca bir otobüs var altımızda, üstelik şoförümüz de otobüs şirketinin müdürü) 10 dakikada müzeye varıyoruz.. 1984 yılında bahçesini kazan bir köylünün Vikingler dönemine ait kalıntıları bulması sonrasında arkeologlarla Viking uzmanları akın etmiş bölgeye. Kazılar sonucunda kalıntıların Avrupa’nın en büyük Viking evine ait olduğu anlaşılmış. 1993 yılında da kalıntıların olduğu yerin yakınına evin bir benzeri inşa edilmiş. Viking müzesi olarak kullanılan ev, tarihi ve arkeolojik araştırmalara dayanılarak o dönemin Viking evleri gibi döşenmiş. Yataklar, masalar, av araç-gereçleri, halı dokuma tezgahları, balina kemiğinden yapılan taraklar, geyik derisi örtü ve halılar, daha pek çok şey, Vikinlerin yaşantısına dair ipuçları vererek ziyaretçileri ayrı bir dünyaya götürüyor. Müzenin yarattığı gerçekçi atmosfer bununla da sınırlı değil. Müze çalışanları tarafından turistler için düzenlenen ziyafet de kendimizi Vikinglerin arasında hissetmemizi sağlıyor. Viking şefinin halkı için düzenlediği ziyafette, tanrılara yiyecek bırakılarak adak adanıyor. Viking usulü yiyecekler, yine o dönemin tabak, çanak ve bardaklarıyla sunuluyor. Ziyafet sırasında Viking şefi aynı zamanda kızına kalabalığın içinden bir de eş seçiyor. Seçtiği eş bu kez gazeteci arkadaşımız Hakan’dı. Hakan, Ortadoğu’nun prensi olduğunu iddia ederek kızı kandırmaya çalıştı. Ancak başlık parası olarak 20 at vereceğini söyleyince şef kızı vermekten vazgeçiyor. Biz de kalbi kırık Ortadoğu prensini yanımıza alarak geceyi noktalıyoruz. Dışarı çıktığımızda sıcaklık iyice düşmüş, rüzgarın yüzümüzü kesmesine aldırmadan kutup ışıklarını yakalamaya çalışıyoruz. Ancak soğuğa fazla direnemeyip konaklayacağımız deniz evlerine dönmek için otobüsümüzün yolunu tutuyoruz.

İKİNCİ GÜN: VER ELİNİ İSVEÇ
Sabah , Norveç’te yaşayan Türk arkadaşımız Songül’ün davetlisiydik. Göl manzaralı kalabalık sofrada İskandinav usulü bol balıklı ve havyarlı kahvaltımızı ettik, ardından da Magic Ice’ın buz müzesinde satmayı planladığı dondurmaların tadına baktık. Kendimizce dondurmalara not vererek Odd Roar’ın Türkiye için doğru lezzetleri bulmasına yardımcı olmaya çalıştık. Norveç dondurmalarından alışık olduğunuz lezzeti beklemeyin bizden söylemesi; çünkü iki ülkenin mutfakları birbirinden oldukça farklı. Özellikle Türklerin tatlı düşkünlüğünün İskandinav ülkelerinde olmadığını söylemeliyiz. Burada dondurmalar daha hafif, tadları keskin değil. Ancak hafif tatlı sevenler için de güzel bir alternatif olduğu ortada. Ardından Songül’e, eşine ve bizi türkülerle karşılayan kızlarına teşekkür ederek, güzel evlerinden ayrıldık.

Lofoten adalarındaki maceramızdan sonra sırada İsveç’in Jukkasjarvi bölgesi var. Ancak önce balıkçı köyleriyle dolu bu adalardaki balık çifliklerinden birine uğradık. Bu çiftliklerdeki balıklar oldukça iriydi. Kafaları gözleri öyle büyük ki, küçücük çocukların bu koca yaratıkları elleriyle parçaladıklarını görmek bende “Elm Sokağı Kabusu” filmini izliyormuşum hissini uyandırdı. Tabii Norveçli balıkçılarla her haşır neşir olduğumuzda Neutrogena krem esprisi yapıldı... Arkadaşlarımızın getirdiği krem elden ele dolaştı.

BUZ TUTMUŞ GÖL ÜSTÜNDE ARABA YARIŞI
Tekrar yola koyulduk. Önce sessizce etrafımızdaki manzaralara odaklandık. Nehirler ve göller buz tutmuştu. Odd Roar, bize rehberlik etti. Buz tutmuş göllerin üzerinde arabalarla yarış yapıldığını öğrendik. Koca gölde arabaları ordan oraya savurarak kullanmak, dünyanın en keyifli sürüşü olsa gerek... Köylerde sıklıkla gördüğümüz kırmızı renkli evlerin de bir kast ayrımının ürünü olduğunu söylediler. Bugün terkedilmiş bir gelenek ama eskiden yoksul köylülerin evleri kırmızı renkte olurmuş, zenginlerse evlerini beyaza boyarmış. Kırmızı evler dakikalar ilerledikçe yerini beyaz ve mavinin uyumuna bıraktı.

DİKKAT GEYİK ÇIKABİLİR
Birbirine köprülerle bağlı küçük adacıkları geçerken bembeyaz dağların ardından güneşin batışını gördük. “Dikkat geyik çıkabilir” tabelalarının arasında, ağaçların arasından şaşkın şaşkın yolu izleyen geyikleri izledik, göğün mavisinin buz tutmuş sulara yansıyarak onlara rengini verdiğine tanıklık ettik..

Her molada karlara bata çıka keyif yaptık, Songül’ün yol için verdiği şaraplarımızı içip, bol bol fotoğraf çektik. Saatler geçtikçe yol daha eğlenceli hale geldi. Manzaralara şarkılarla eşlik etmeye başladık. Odd Roar’a ve sevgili şirket sahibi şoförümüze unutamayacakları (!) bir yolculuk yaşattık. Gözümüzü dahi kırpmadan, 6 saatlik yol sona erdi. Otelimize vardığımızda yorgunluktan ayaklarımız bizi taşımaz haldeydi. Yol değil de sanırım yol boyunca tek bir kareyi bile kaçırmamak için verdiğimiz gayretti bizi yoran. Ertesi gün için öylesine heyecanlıydım ki, yemeğin ardından barın tadını çıkarma teklifini reddetmek zorunda kaldım. Sonradan öğrendim ki herkes benim gibi yapmış. İsveç’in ünlü Buz Oteli’nde bir gece geçirebilmek için enerji depolamaya ihtiyacımız vardı. Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu henüz tabii. Sabah olduğunda, Jukkasjarvi bölgesinin madencilikle ünlü olduğunu öğrendik. Demir yataklarının bulunduğu bölge dinamitlerin sıklıkla patlatılması nedeniyle şiddetli sarsıntılara maruz kalıyordu, bu nedenle bölgede yaşayan halkın başka yerlere kaydırılması planlanıyordu. Bizi otele götüren taksi şoföründen bu bilgileri aldık. Otele vardığımızda ilk karşılaştığımız ağaç evler ve sıcak resepsiyon oldu. Tabii her tarafın insanın gözünü kamaştıracak kadar beyaz olduğunu da eklemek lazım. Bu kadar çok karı bir arada daha önce hiç görmemiştim.



İlk olarak civarda bir tur attık. Buzdan yapılmış heykellerin sergilendiği duvarı ve Torne nehrinden çıkarılan buz kalıplarını gördük. Görmüşken de hemen çekimlerimizi yaptık. Tam o sırada bir de baktık turistlere buzdan heykel yapmayı öğretiyorlar. Hemen daldık tabii, elimizde malzemelerle buz kalıplarından harikalar(!) yaratmaya başladık. İlk eserim Sultan’ın da yardımıyla kendi adımın baş harfi oldu. Ardından da bir taht yapmaya karar verdim. Şömineye de benzedi gerçi ama son noktayı Odd koydu ve yaptığım eserin buz otelin gelecek yılki modeli olmasına karar verdik. Tabii civarda gerçekten yetenekli insanlar vardı. Buzdan Sibirya kurdu, balıkçı teknesi ve golf kulübü yapanlara rastladım. Bu sırada zamanın nasıl geçtiğini de anlamadık. Buz odaları gezmeye koyulduk daha fazla vakit kaybetmeden. Otelin içine girdiğimizde, karşımda duran buz koridorun gerçek olduğuna inanmak için etrafımı iyice incelemem gerekti. Buzun yansıttığı mavi ışığın altında yürüdüğüm, bastığım yerler, gözümün alabildiği her şey, duvarlar, sütunlar, lambalar, masalar, banklar hepsi buzdan oyulmuştu. Bu manzaranın gerçekliğini sorgulamak doğal sanırım. Koridordaki üç büyük avizede toplam 700 adet buz parçası kullanıldığını öğrendik. İçlerinden fiber optik kablolar geçen bu buz parçalarının her birinin de eldivensiz çıplak elle asıldığı anlatıldı sonra. O zaman anladım ki bu oteli yapmak gerçekten zordu. Oteli gezerken bir yandan da otele çocuğu gibi bakan baş mimarın eşi Cicile Morck bize bilgi verdi. Kendisi o lambaları çıplak elle takanlardan biri. Otelin her noktasında emeği ve anısı var. Teker teker anlatıyor. Bu sırada öğreniyoruz ki Buz Otel bu yıl 70 odaya sahip ancak istendiğinde yeni odalar eklenebiliyor. İşte oteli buzdan oymanın en büyük avantajı! Aralık ayında yapımına başlanan otel Nisan ayında eriyerek nehre karışıyor.

UYKU TULUMUNUN SICAKLIĞINA İNANDIM...
Odalar “Art Rooms”, “Snow Rooms” ve “Ice Rooms” olmak üzere üç kategoriye ayrılıyor. Her kategori için de fiyatlar farklı. Fiyat aralığı 150-570 euro arasında değişiyor. Odaların yapımı için dünyanın dört bir yanından gelen sanatçılar bir jüri tarafından seçiliyor. Her yıl farklı sanatçılar otelin odalarını tasarlayarak buzdan oyuyor. Odaların her biri sanat eseri. Bu yönüyle İstanbul’da açılacak buz müzesinin de böyle hayranlık içinde gezilecek bir yer olduğunu anlıyorum. Odalar güneşin konumuna göre de renk değiştiriyor. Bazı odalardan güneşin batışını izlemek mümkün. Bu büyüleyici otel turumuz sırasında arkadaşlarımızın çoğu buz odalarda konaklama fikrini bir kez daha gözden geçirdi. Zira, daha odaları gezerken bile üşüdük. Kaldı ki gece yatmak gerçekten de akıl karı değil! Herkes teker teker cayarken kahramanlık damarım kabardı. Bir daha mı geleceğim Buz Otele diyerek, buz odada bir gece geçirme fikrine ısınmaya çalıştım. Üstelik uyku tulumunun içinin insanı bunaltacak kadar sıcak olduğu safsatasına da canı gönülden inandım. Gece olduğunda sıcacık lobide, bize ayrılan dolaplara eşyalarımızı koyarken sadece dört kişi kaldığımızı gördüğümde korktum, üstelik o dört kişiden biri de zaten soğuğa alışık olan Odd’du. Bizden sadece üç kişi buz odada kalmaya razı olmuştu, diğer üç kişiyse sıcak ağaç evlerde yatacaktı. Grup yarı yarıya bölündü. Bize söylendiği gibi içliklerimizle kaldık. Bu şekilde uyku tulumunun içinde ısınmamız mümkün olacakmış.

BUZ ODADA DONUYORUM!
Buz yatağımızın üzerindeki geyik derisine tulumları atıp hızla içlerine girerek fermuarı çektik. Kafamda çift bere ve yüzümde kar maskesi vardı. Tulumun tek aralığı olan yüzümün bulunduğu bölgeyi de böylece soğuktan korumaya çalışıyordum. Tulumun içine girince bir daha çıkmak mümkün değildi. Isınmayı bekledim, nedense bir türlü ısınamadım! Oysa nasıl da inanmıştım uyku tulumunda sıcaktan pişeceğime. O tulumla bir türlü barışamadım. O fermuar bir türlü adabıyla kapanmadı, boynumun altından bir yerden buz gibi hava içeri girmeye devam etti. Güçlükle daldığım uykudan, sabaha karşı 3 gibi Yeşim’in sayıklamalarıyla uyandım. Söylediklerini duymama imkan yoktu, kafam artık tamamen uyku tulumunun içindeydi, gözlerimi açınca soğuk iğne gibi batıyordu, üstelik soğuktan zor nefes alıyordum. Herşeyi bırakıp o sıcacık lobiye ulaştığımı hayal ettim. Ama o buz koridorları ve karlı bahçeyi içliklerle aşabilmeme imkan yoktu! Sonra gözümü Odd Roar’ın sesiyle açtım. Sabah olmuştu, Odd kapıdan sesleniyordu. O anki mutluluğumu kelimelerle ifade etmeme imkan yok. Buz odada bir gece geçirdim ve hayatta kaldım. Üstelik de sıcak lobiye ulaştığımda ne burnum aktı ne de bir kez olsun hapşırdım. O odada geçirdiğim gece bana insanı hasta edenin soğuk hava olmadığını öğretti. Tabii, lobiye ulaştığımızda içlikler ve kar botlarıyla saunaya girip dakikalarca ısınmaya çalıştığımızı da itiraf etmem gerekiyor. Ancak hayatım boyunca bir daha böyle bir deneyimi yaşayamayacağımı bildiğimden iyi ki o odada kalmışım diyorum, yine gitsem yine kalırım. Tabii bu kez yanıma birkaç parça eşya alarak... Buz odada yaptığımız hatalardan biri kar botlarımızı uyku tulumunun içine almamaktı, bir diğeri de yatmadan önce yüzümüzü temizlemek. Yüzümüzdeki yağın cildimizi soğuğun etkisinden koruduğu gerçeğini gözardı etmemek gerekiyor. Tavsiyem, uyku tulumunu doğru kullandığınızdan da emin olun. Benim uyku tulumum yataktan kaymış geyik derisini aşmış ve yerdeki buza değiyordu, bu nedenle daha fazla üşüdüğümü sanıyorum.

Tabii buz odada kalmak kutup ikliminde edinilebilecek en uç deneyimdi. Ancak buna gelene kadar yaşadığımız tüm deneyimler, gerçekten insanın hayatında bir kez yapması gereken türdeni. Bu nedenle Magic Ice müzesinin sıcak iklimlerde yaşayan bizim gibi insanların hayatları boyunca göremeyecekleri, kutuplara dair birçok şeyi ayaklarına getiriyor olması bence büyük şans. Üstelik de bunu yapmak için benim gibi bütün gününüzü uçaklarda ve havaalanlarında bavul peşinde koşup aktarma yaparak geçirrmeniz gerekmiyor. Giyeceğiniz kalın giysiler kapıda size veriliyor ve soğutma sisteminin özelliği sayesinde içeride virüslerden arınmış hijyenik bir ortam olması sağlanıyor. Tüm bunlar sizin için düşünülmüşken size yalnızca buzun tadını çıkarmak kalıyor.