İnsan yaşamının belirli bir döneminde anne-baba olmak ve bir aile kurmak hayatın merkezinde yer alan isteklerden biri olmuştur.Yaşam amacının elde edilmesinde bir bir tehdit oluşturan infertilite (kısırlık) olgunlaşmaya ve biyolojik yazgıya eşlik eden bir başarısızlık olarak algılanır.

İnfertilite en az 1 yıllık korunmasız cinsel ilişki olmasına rağmen gebeliğin olmamasıdır. Bazı bulgular infertilite oranının son yıllarda artma eğiliminde olduğunu göstermektedir. İnfertilite nedenlerinin %40 erkekten, %40 kadından ve %20 her ikisinden de kaynaklandığı bilinmektedir. Kliniklere başvuran çiftlerin %70’inde organik neden gösterildiği bildirilmektedir.

İnfertil çiftlerin çoğu çocuk yapma kararını aldıklarında, bu tanıyla karşılaşınca; şok, inanmama, inkar, öfke, suçluluk, yas depresyon ve kabul etme şeklinde evrelerden geçmektedirler. Çiftler, hayal kırıklığı, ümitsizlik duyguları, haksızlığa uğradıklarını düşünme, kontrollerini kaybettikleri hislerine kapılabilirler. Kendilerine, eşe, tedavi ekibine ve diğer çocuklu çiftlere karşı öfke duyabilirler. Yaşam deneyimi olarak infertiliteye kadınlarda utanç, suçluluk, yetersizlik, eksiklik, anormallik, kusur gibi stigmaların eşlik ettiği pek çok çalışmada bildirilmiştir.

Kişi geçmişteki günahları için cezalandırıldığı düşüncelerine kapılabilir ya da önceki korunma yöntemleri, cinsel aktivite, gebeliğin gecikmesi ya da düşükleri için kendisini ya da eşini suçlayabilir. Erkekliğin ya da kadınlığın kaybı, çekiciliğin kaybolduğu ya da azaldığı duygularına kapılabilirler. Yetersizlik duygusuyla infertil bireyde, bir başkasıyla çocuk yapabilme şansı olduğunu düşündüğü eşinden ayrılarak ona bu şansı verme düşünceleri ya da terk edilmeye ait korkular gelişebilir. Bu yetersizlik duygularını çekiciliğin kaybolduğu düşünceleri izleyerek cinsel sorunlar takip edebilir.

Ani ve beklenmedik bir şekilde kendini gösteren infertilite, uzun bir zaman sürecine yayılan tedavi arayışlarıyla ile de stresli ve zorlayıcı bir hal alabilir. Günümüzde infertiliteye karşı oluşan yeni kültürel yapılanmanın etkisiyle çok sayıdaki tıbbi müdahalenin devreye girmesiyle infertil çiftlerin bazı zorluklarla karşılaşmaları da gündeme gelmektedir. Ovulasyon stimülasyonu, inseminasyon tekniklerindeki ilerlemeler tüp bebek yöntemindeki gelişmelerin tümü çocuk sahibi olma yolunda önemli fırsatlar sunmaktayken beraberinde bir takım sorunları da getirmektedir. Uzun süren tedavi, ertelenen çözümler ,sosyal beklentilerin baskısı infertil bireylerde ruhsal zorlanmalar yaratarak sosyal ilişkilerini ve evlilik ilişkilerini etkilemekte, ekonomik götürüleriyle de çok yönlü bir kriz yaratabilmektedir. Örneğin sabahın erken saatlerinde siklus takibi için sık doktora gitme zorunluluğu çiftlerin iş hayatlarını, hatta tatile gitme planlarını bile etkileyerek sıkıntı yaratabilir. Cinsel aktivite isteğe bağlı olmaktan çok siklus zamanına göre hazırlanan ve doktor tarafından belirlenen tedavi programının bir parçası haline gelebilir. Her ay siklusun ilk kısmındaki umutlu bekleyiş, gerçekleşmeyen gebeliklerle hayal kırıklıkları içinde tekrarlanabilir.

İnfertilite tanısı ve tedavi sürecindeki tüm bu zorluklar başlangıçtaki olumsuz duygulanımlardan öte zamanla depresyon, anksiyete bozuklukları gibi psikiyatrik tabloların gelişmesine de neden olabilmektedir. Kişilik özellikleri, uyum süreçleri, destek sistemleri, tedavi şekli, tedavinin süresi gibi faktörler infertiliteye ait psikolojik tepkilerin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Tedavinin başarısında kişinin psikolojik durumunun etkisi yadsınamayacağından infertilite tedavi sürecindeki çiftlerin psikolojik destek alma konusunda bilinçli olması ve gereğinde psikiyatri uzmanlarıyla iletişimde bulunmaları önemlidir.

Saygılarımla,
Dr. Oya Bozkurt