Palermo gibi, Sicilya’nın pek çok kentinde, doğal nedenler sonucu kuruyan ve din adamlarına mumyalaştırma konusunda esin kaynağı olan 2 bini aşkın ceset ziyaretçiler için sergileniyor. Yüzyıllar öncesindeki yaşama ve ölüme dair bilgiler sunan, Sicilya’nın Ölüler Evi’nin öyküsü, National Geographic Türkiye’nin Şubat sayısında yer alıyor.

Palermo’daki havaalanının adı, Falcone-Borsellino. Yetmişli yılların Amerikan polisiye dizilerini çağrıştıran ve daha önce duymadıysanız eğer, bunun için kimsenin sizi suçlamadığı isimler bunlar. Her ikisi de organize suçların çok eski tarihlerden bu yana ele geçirdiği Sicilya’da bu gidişe bir son vermeyi deneyen, ölümü göze alacak kadar cesur yargıçlardı. İkisi de suikaste kurban gitti. Burada halk yabancılarla Mafya hakkında konuşmayı pek sevmiyor; bu, utanç verici bir iç mesele ve aslında Sicilya sakinleri dışında kimseyi ilgilendirmeyen, kendilerine özel bir trajedi onlara göre. Sicilya sır tutan bir yer. Bunu başkent Palermo’nun kararmış yüzlü barok sokaklarında hissedebiliyorsunuz.

Temkinli ve erkeksi bir yer burası, güzel ve talihsiz...

Sicilya tarihinde, Avrupa’nın en dokunaklı, en sefil romantik öykülerinden biri yatıyor -bu insanlar ta 1950’li yıllara kadar Batı dünyasının en fakir köylüleriydi. Yüzyıllar boyunca, sonu gelmeyen kan davalarının, adaletsizliğin, sömürünün, namus cinayetinin ve mafya yasalarının hüküm sürdüğü, mandalina çiçekleri ve tütsü kokusuyla kuşatılmış, kıt kanaat bir yaşam içinde çabalayıp durdular.

Sicilya’da dökülen kan, çağlar boyunca, dökülecek kanı getirdi peşi sıra.

Palermo’daki Kapuçin Manastırı, pek de içinde sakladıklarını ele veren bir görünüm sergilemiyor. Mafyanın 1992’de Yargıç Borsellino’yu katlettiği kentin diğer ucunda, sessiz bir meydanda, bir mezarlığın yanı başında yer alıyor.

Kapı önünde bir köşede, birkaç seyyar satıcı var; kartpostal ve rehber kitap satma telaşındalar. İçeride ise, masa başında oturan bir keşiş, bilet ve gelen ziyaretçilere yine kartpostal ve adaklık incik boncuk satıyor.

Durgun bir gün; keşiş gazete okuyor.

Merdivenden inip, ahşaptan yapılma bir Meryem Ana heykelinin yanından geçince, katakompa, ölülerin bekleme odasına açılan kapıya geliyorsunuz.

Şaşırtıcı derecede büyük; yüksek, kemerli tavanları ve birbirine dik açılarla açılan upuzun koridorları var. Serin ve nemli; havada ekşi, baharatımsı bir toz ve çürüyen kumaş kokusu asılı. Güneş ışığı, yüksekteki pencerelerden dağılıp gelen solgun huzmelere dönüşüyor. Floresan ampullerin titreşen ışığı, havaya morgu andırır, cansız bir parlaklık ekliyor. Duvarlarda asılı, banklarda oturan, köhne kutularında dinlenen yaklaşık 2 bin ölü var burada. En iyi giysileri üstlerinde; mesleklerini ele veriyor. Burada onlardan başka hiç kimse yok.

Rosalina, 1920 yılında, iki yaşındayken ölmüş.
Rosalina, 1920 yılında, iki yaşındayken ölmüş.

Ölü bir bedenin kurutulması ve korunması, Avrupa’da özellikle Sicilya’ya özgü bir şey. İtalya’nın diğer bazı yerlerinde de örneklerine rastlanıyor ancak, büyük bölümü, yaşayanlarla ölüler arasındaki ilişkinin çok güçlü olduğu Sicilya’da bulunuyor

Ne tam sayıları biliniyor, ne de kaçının -ölülere adak nesnesi gibi yaklaşan dini düşünce tarzından rahatsızlık duyan rahiplerce- katakomplardan alınıp mezarlara gömüldüğü... Bu durumda aklınıza bir soru geliyor:

Bir insan bunu neden yapar? Çürümekte olan cesetleri neden sergiler?

Kafam bu sorularla karışmış bir halde aralarında dolanırken, tam olarak neler hissettiğimi anlamaya çalışıyorum.

Batı kültüründe ölü bedenler genel olarak ortada pek sık görülmez -üzeri örtülür ölümün, gözlerden saklanır. Burada ise ölüm gözler önünde; esrarengiz duruşlarından sanki kişisel tavırları ve özellikleri okunuyor.

Cesetleri pek de sağlıklı sayılamayacak bir ilgiyle incelerken -demek ki ölüm işte böyle bir şeymiş-, yaşayanlarla ölüler arasındaki en büyük farkın, ölülere, yaşayan insanların asla hoş görmeyeceği bir şekilde, çok yakından, büyük bir merakla, gözlerinizi dikip bakabilmek olduğunu fark ediyorum.

NATIONAL GEOGRAPHIC’İN ŞUBAT SAYISINDA

İSTANBUL’UN TILSIMLARI
Kent halkını yılanlardan ve depremlerden koruyan sütunlar, düşman gemilerine ateş püsküren dev heykeller, dünya döndükçe İstanbul’un başına neler geleceğini anlatan resimler... National Geographic Türkiye’nin bu ayki kapak konusu İstanbul’un tılsımları...

DARWIN’İN İLK İPUÇLARI
Evrim kuramının yaratıcısı Charles Darwin, henüz tanınmamış bir doğabilimcisi iken efsane Beagle gemisiyle Büyük Okyanus’un doğusuna yaptığı yolculukta neler gördü? Uruguay’da bir çiftçiye “su aygırı büyüklüğünde bir hayvanın başını getirmesi için” neden 18 pens ödedi? Galapagos adalarındaki ispinozların gagasındaki farklılıklar evrim kuramını geliştirmesini nasıl etkiledi? National Geographic Türkiye, Şubat sayısında, doğumundan 200 yıl sonra Darwin ve onun izinden giden modern Darwin’lerin heyecan verici keşiflerine yer veriyor. “Discoverer of the Genetic Code” kitabının yazarı Matt Ridley, NG için kaleme aldığı makalesinde “Evrimin babası bugün yaşasaydı, teorisinin esin verdiği bilim karşısında heyecan duyardı” diyor.

MUSTANG ATLARI
ABD’de, 1930’lu yıllarda milyonlarca kilo yaban atı eti, kedi-köpek maması ya da tavuk yemi yapılmıştı. Yabanıl mustangler, yemek olmaktan kurtulabilmek için, 1971’de çıkan ve onları yakalanma, damgalama ve kötü muameleye karşı koruyan federal yasaları beklediler. Ancak şimdi otlaklarının yok olması tehlikesiyle karşı karşıyalar. Giderek daha dar alanlarda koşturmak zorunda bırakılan mustanglerin bu arazilerde özgürce dolaşmaları da engelleniyor. Arazilerin kaldırma kapasitesi nedeniyle yıl boyunca Arazi Yönetim Bürosu tarafından toplanan mustangler kendileri için ayrılan ağıllarda tutuluyor. National Geographic Türkiye, mustanglerin efsanevi öykülerini ve özgürlük ve esaret arasındaki yolculuğunu sayfalarına taşıyor.

KUZEY KUTBU’NUN ARKA BAHÇESİ
Rüzgâr ne kadar hızlı esebilir? Dünyanın bir yer istasyonunda ölçülen en hızlı rüzgârı 12 Nisan 1934’te ABD’deki Washington Dağı’nda kaydedildi: Saatte 372 km...

Kış aylarında, saatte 198 km hızla esen rüzgâr, burada normal karşılanıyor. Ancak kabus gibi çöken kış ve ölümcül rüzgâr, macera tutkunları için bu dağı bir cazibe merkezi yapıyor. National Geographic Şubat sayısında Washington Dağı’nın hikâyesini yazan dağ rehberi Neil Shea, dağın öldüren cazibesini anlatıyor.